Rusya – Ukrayna Savaşı

Rusya’nın lideri Putin hakkında göreve geldiği 9 Ağustos 1999 tarihinden bugüne kadar güvenilir olmadığı, diktatörlük kurduğu, eski Sovyetler Birliği sınırlarını hedeflediği gibi pek çok iddialar dile getirildi. 22 yıllık yönetimi döneminde Batı ile sıkı ilişkiler kuruldu, Batı dünyası ile entegrasyon sağlandı, kapitalist dünya ile birlikte yaşam benimsendi. Bu zaman dilimi içinde 2004 – 2005 yıllarında Ukrayna’da turuncu devrim ismi verilen ayaklanmalar, iç çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar Ukrayna’da Batı ve Rusya yanlılarının olduğunu gösterdi. Bu tarihten itibaren Batı ve Rusya, Ukrayna’yı kendi sosyal, kültürel egemenliği altına almaya çalıştı. Kabaca Ukrayna’nın Batı bölümü Batı’ya yani AB’ye, Doğu bölümü ise Rusya’ya yanaştı. 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesine Nato ses çıkarmadı ve bugünün silahlı çatışmalarının başlamasına çanak tuttu. Rusya’nın Kırım işgali sonrasında Kırım’ın hemen kuzeyinde yer alan Donetsk ve Luhansk bölgelerinde günümüze kadar süren Batı ve Rusya yanlıları arasında silahlı çatışmalar yaşandı. Rusya bu çatışmaları bahane ederek Ukrayna sınırına yüksek mikarda askeri yığınak yaptı.

Rusya 20 şubat 2022 tarihinde Ukrayna’nın kuzey ve doğu bölgelerinden ülkeyi işgale başladı. Bütün otoritelerin beklentilerinin aksine başkent Kiev’in düşmesi henüz gerçekleşmedi. Devasa askeri kapasitesi ile Ukrayna’yı iki üç gün içinde işgal eder diyenlerin referans noktası Ukrayna’nın karşılık verememesi veya vermemesi üzerine kuruluydu ancak görüldüğü kadarıyla Ukrayna bu işgale hazırlanmıştı ve direnme güdüsü ile motive edilmişti. Bazı haber kaynaklarına göre ABD geçen Aralık ayından beri bol miktarda silah ve hatta askeri eğitim vermekteydi.

Rus işgalinin yaşanacak olması son derece net gözükmesine rağmen Batı, Nato, ABD neden bu kadar pasif kaldı? Ruslar Ukrayna’ya girmeden önce ABD bir bölük asker gönderseydi veya İngiltere bunu yapsaydı, (Natodan bağımsız) Rusya yine de işgale kalkışabilir miydi?

Putin’in soğuk savaş döneminden kalma çevrelenme, Sibirya’ya doğru baskılanma ve sıkıştırılma korkuları neden bu derece körüklendi? Veya başka bir açıdan bakarsak, ABD tarihininin en zayıf döneminde olduğu için ve dikkatini Çin’e verdiği için ve yine AB bütün dikkatini kendi iç sorunlarına verdiği için Rusya’nın imparatorluk olma hevesi gözden mi kaçırıldı?

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali en çok kimin işine yaradı ve yarar? Şüphesiz Türkiye’nin, İran’ın ve Çin’in işine yarar. Türkiye hem Nato üyesi ve Batı müttefiki olarak Batı ile hem de Rusya ile çok yakın tarihsel ilişkiler içindedir. Tarihsel bir gerçeklik olarak ne Batı ne de Rusya Türkiye’den vazgeçebilir, bu önerinin tam tersi de doğrudur ve zaten Cumhurbaşkanımız Sn Erdoğan tarafından net biçimde söylenmektedir. Ayrıca ABD’nin işine yaradı çünkü bu işgal sayesinde etkisiz durumda olan Nato konsolide oldu ve ABD’ye itaat etmeye başladı.

İşgal ve savaş durumu uzarsa Rusya’nın büyük yaptırımlara dayanması zor olacaktır veya daha doğru bir ifadeyle elbette dayanacaktır ancak çok yıpranacaktır. Batı ise başta doğalgaz ve petrol olmak üzere tahıl gibi ürünler için başka kaynaklar bulmak zorundadır. Bu durum yüzünden İran ile yakınlaşmak mecburiyetinde olacaktır. Bu yakınlaşmanın İsrail’i rahatsız etmesi kaçınılmazdır ve sadece bu yüzden son günlerde İsrail Başkanı Rusya ve Türkiye ziyaretleri yapmaktadır. İsrai’in en son isteyeceği şey bölgede güçlü bir İran’dır.

Putin’in bu kadar yalnızlaştırılmayı, koskoca ülkesini dünyadan bu kadar soyutlamayı sadece Ukrayna’yı elde etmek için göze almış olması pek anlamlı değildir. Putin operasyonun durması için Kırım’ın tanınması, Donetsk ve Luhansk bölgelerinin bağımsızlığının tanınmasını istemektedir. Diyelim ki bunlar yapıldı, Putin gerçekten duracak mı? Putin’in bütün derdi bu mu? Diyelim ki evet duracak, peki büyük yaptırımlar ne olacak? Hemen kaldırılacak, geri mi alınacaktır? Muhtemelen çok hassas bir denge içinde ilerlenecek ve Putin’in daha ileri gitmemesi şartı ile yaptırımlar Rusya’nın çöküşüne müsade etmeden yavaşça geri alınacaktır.

Peki Putin’in gerçekten daha büyük bir hedefi varsa ve bu sadece bir başlangıç ise ne olur? Mesela Putin, ben 2. Dünya savaşının galip devletlerindenim, ABD ve İngiltere galip olmanın bütün olanaklarından yararlandı ancak benim Sovyetler Birliğim dağıldı ve bugünün Rusyası sosyal ve ekonomik açıdan zayıf bir ülke, ben yine eski sınırlarımı istiyorum derse neler olur? Nato’nun buna müsade etmeyeceğini Blinken’in başta Polonya olmak üzere Finlandiya, Litvanya, Romanya ve hatta Moldova’ya gösterdiği açık desteğinden anlayabiliriz. Buralara yapılan ziyaretler ve açık destekler ile Nato kırmızı çizgisini çekiyor gözüküyor.

Bu savaşın uzaması durumunda yayılmasını da göz ardı edemeyiz. Eğer anlaşma sağlanmazsa ve Putin sıkışmaya başlarsa öncelikli olarak savaşın başka ülkere yayılmasına çalışacaktır. Ukrayna’da direnişin doğal sonucu olarak milliyetçi bir akımın yükseldiği gözükmektedir. Putin bütün Ukrayna’yı ele geçirse bile nüfusun çoğunluğunu sürmedikçe orada kalıcı olamayacaktır, bu durumda Putin büyük bir yanlışın içine mi girmiş olacak? Eğer Putin sadece Kırım, Donetsk ve Luhansk için bu saldırganlığı gerçekleştirdiyse çok şey kaybedecek ve yaptığı eyleme asla değmeyecek demektir. Putin bu kadar büyük yanlış yapar mı? Elbette bilinmez, insandır yapabilir ama daha büyük bir planının olması da süpriz sayılmaz.

Türkiye bu savaş boyunca mutlaka tarafsız kalmalıdır. Türkiye’nin değeri çok daha iyi anlaşılacaktır. Eğer savaş uzarsa Türkiye’nin yeni ekonomi modelini sürdürmesi imkansız olabilir ve yüksek faiz artışına mecbur kalabilir. Ak Parti Hükümeti’nin ve Sn. Cumhurbaşkanı’nın bugüne kadar izlemiş olduğu dış politika gayet doğrudur. Aynı çizgide devam etmesini temenni ederiz.

Türkiye 2022

Geçen senenin son aylarında Cumhurbaşkanının yıllardan beri söylediği düşük faiz beklentisinin TCMB tarafından karşılanmaya başlanması ile beraber yeni bir döneme girilmiş oldu. Yeni dönemin neler getireceğini 2022 yılında göreceğiz.

Tüm dünyada kabul görmüş olan iktisat teorilerine göre yüksek enflasyonu engellemek ve normal seviyelere getirmek için en etkili müdahale yolu politika faizini yükseltmektir. Ancak Sayın Cumhurbaşkanımız bunun tam tersini iddia ederek, faiz sebep enflasyon neticedir demektedir. Yani faizlerin yüksek olması yüzünden enflasyon ortaya çıkmaktadır, eğer faizi indirirsek enflasyon da inecektir demektedir. Geçen senenin Kasım ve Aralık aylarında yapılan faiz indirimleri ile birlikte usd kuru 8,5 lira seviyelerinden 18 lira seviyesini gördü. Türkiye’nin bugünün ekonomik şartları altında 12 liranın üstünde sabit kalan bir usd kurunu kaldırması kolay değildir. Bu sebeple apar topar döviz korumalı yani dövize endeksli mevduat ürünü ile usd kurunun 13 lira civarında dengelenmesi sağlandı ancak hala çok kritik bir yerde durmaktadır. 14 liranın üstüne çıkmasına izin verilmeyeceğini düşünüyorum çünkü bu seviyeler ülke ekonomisinin taşıyabileceği yerler değildir. Şirketlere getirilen vergi avantajları ile döviz bozdurmaları ve döviz korumalı TL mevduata geçmeleri özendiriliyor, eğer tutarsa usd kuru bir miktar daha geri çekilebilir ancak kurun 12 liranın altına gelmesi ve stabilite yani tutarlılık sağlanabilmesi için öncelikle ve ivedilikle güven tesis edilmesi gerekmektedir. Merkez Bankasının ve hatta Hazine ve Maliye Bakanlıklarının ve hatta siyasilerin güvenilirlikleri son derece azalmış gözükmektedir. Halkın gözünde başta siyasetçiler olmak üzere kurum ve kuruluşların itibarları hızla azalmaya devam etmektedir.

Pandemi yüzünden tün dünyada enflasyonun yükseldiği bir gerçektir. Merkez bankaları tarafından yüksek miktarda basılan paralar ve tedarik zincirlerinde yaşanan bozulmaların enflasyon yaratması doğaldır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise günümüzün oldukça genişlemiş kapitalist dünyası içinde ortaya çıkmış olan enflasyonun piyasa tarafından emilebilme ihtimalidir. Tedarik zincirlerinde yaşanan bozulmalar bu sene içinde düzelecektir ve hemen peşinden büyüme devam edecektir, en azından böyle olmaması için bir sebep kalmayacaktır ve serbest piyasada büyüme, yani kapitalist genişleme, yani sermayenin birikim hızının çoğalması enflasyonu emebilir. Eğer dediğimiz gibi olursa Cumhurbaşkanının takip ettiği yol son derece doğrudur, sadece halk ile iletişim sıkıntısı yaşamaktadır ve bir de yanında millet tarafından güven duyulan kişiler bulundurmaması sorunu yaşamaktadır. Eğer dediğimiz gibi bir durum ortaya çıkacaksa FED bu durumu görecek ve ABD faizlerini 2-3 kez göstermelik yükseltecektir. Diğer tarafta Çin’in faiz yükseltmeye yanaşmadığı unutulmamalıdır.  

Normal şartlar altındaTürkiye 2023 yılında genel seçimlere gidecek ancak bugünden muhalefet tarafından erken seçim çağrıları haklı olarak başlamış durumdadır. Ak Parti’nin 19 yıl boyunca iktidarda yıpranması neticesinde kamuoyu tarafında güvenilirliği azalmış gözükmektedir, yeni takip ettiği ekonomi politikası ise yüksek miktarda endişe yaratmaktadır. Bu durumu muhalefet kullanmaya çalışıyor ancak özellikle İstanbul Belediye Başkanı İmamoğlu’nun yapmış olduğu yanlış davranışlar muhalefetin etkisi kırıyor ve hükümete koz veriyor.

Not: Bu yazı 31 Ocak 2022 tarihinde yazılmış, 8 mart tarihinde yayınlanmıştır. Anlamını yitirmiş olmasına rağmen yaklaşık 1 ay içinde dünyada ne kadar büyük değişiklikler yaşandığının görülmesi için yayınlanmasına karar verilmiştir.

2021’den Geçerken

Dünyada bütün dengelerin altüst olduğu bir yıl geçiriyoruz. ABD’nin hegomonyasının sarsıldığı artık çok daha net gözüküyor, Çin olağanüstü büyümesini ve gelişmesini tam gaz devam ettiriyor. ABD pandemi sürecini iyi yönetemedi, Biden Trump’a göre daha iyi bir yönetim gösteriyor olsa da, kameralar önünde uyuklaması, merdivenlerden yuvarlanması gibi durumlar zayıflık olarak algılanmaya devam ediyor. Dün, Cumhurbaşkanı Erdoğan Biden ile iyi başlamadıklarını açıkladı. Malumun ilanı olan bu açıklama önemlidir.

2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Türkiye nasıl bir ortamda girecek?

Pandeminin etkileri yavaş yavaş bitiyor gözüküyor, aşılama oranları gelişmemiş ülkeler dışında oldukça iyi seviyelere çıktı ve artık toplumsal bağışıklık oluşmaya başlıyor gibi. Pandemi döneminde piyasaları desteklemek amacıyla aşırı miktarda para basılmasının sebep olduğu yüksek enflasyon bütün dünya için büyük sorun haline geldi. Tüm dünyanın beklentisi Fed’in yakın zamanda faiz artışına başlayarak nakit paranın bir kısmını piyasadan çekmeye başlayacağı yönündedir. Bu durumda USD’nin değer kazanması beklenebilir. Böyle bir olasılık güçlü biçimde varken Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 100 baz puan faiz indirmesi piyasalar için süpriz oldu. Merkez Bankası’nın kötü olan itibarı iyice yıprandı.

Naci Ağbal görevden alınmasaydı, USD kuru yaklaşık 7 – 7,2 seviyelerinde dengelenecekti, kendisinden önce yaşanmış olan karmaşalar yaşanmamış olsaydı USD bugünlerde 5-5,5 seviyelerinde olması gerekiyordu. Bugün USD 8,8 seviyesi ile oldukça pahalı durumdadır ve MB’nin bu istikrarsız duruşu ile 9 seviyesinin üzerine çıkma ihtimali yüksek gözüküyor. Bu durumda karşımızda ilginç bir senaryo belirmektedir.

Ekonomi yönetimi acaba seçimlere doğru dolar kurunu 10 lira seviyesine getirip 1 sıfır atarak 1TL=1USD mi yapmak istemektedir?

Böyle bir hamle seçimlere giden ülkede halk üzerinde güçlü bir olumlu etki yapacaktır. Halkın büyük bölümü dolar kurunun 1 TL seviyesine düştüğünü bile düşünebilir.

Diğer taraftan  CHP başta olmak üzere muhalefetin ne yapmak istediği anlaşılamamaktadır. CHP içinde büyük hoşmutsuzluklar olduğu belli oluyor, HDP ile açıktan ittifak yapma niyeti okunuyor ancak taban karşı çıkıyor ve hoşnutsuzluğunu bildiriyor. İYİ Parti ise karışık bir yapıda gözüküyor, kadroları üzerinde fetöcü olduğu iddiaları son derece ciddidir. Eğer yönetim kadrosunda fetö elemanları varsa dikkatle takip edilmesi gerekir. Eğer CHP’nin başında Kılıçdaroğlu olmasaydı, ülkenin aydınlık vatandaşlarını temsil eden gerçek bir lider bulunsaydı Ak Parti’nin çok rahat iktidardan düşeceğini söyleyebilirdik ancak Kılıçdaroğlu adeta Ak Parti iktidar olsun diye çalışıyor gibi gözüküyor.

TÜRKİYE 2021

Tüm dünya için kötü geçen 2020 yılından sonra Türkiye’de nasıl bir 2021 yılı yaşayacağız?

2020 yılında uluslararası ilişkilerde giderek yalnızlaşan, ekonomik zorluklar ve pandemi ile mücadele eden  Türkiye önümüzde ki yılı toparlayarak geçirebilir mi?

Takip etmemiz gereken en önemli husuların başında ABD’nin yeni başkanı Biden’ın Türkiye’ye karşı nasıl bir tavır izleyeceği olmalıdır. Biden’ın Türkiye’ye karşı dost bakış açısına sahip olmadığı biliniyor. Obama’nın yarım bıraktığı işleri tamamlayacağı ve hatta bıraktığı yerden devam edeceği yorumları yapılıyor. Eğer böyle olursa Suriye meselesi, Haklbank davası ve s400 savunma sistemleri ile ilgili sıkıntıların üzerine gideceği söylenebilir ancak böyle olmamasını beklemek daha gerçekçi olacaktır.

Ak Parti hükümeti 2002 yılından beri ABD başkanlarına göre değişik politikalar izledi. Bush, Obama, Trump dönemlerinin hepsinde farklı davrandı. Yeni dönemde de Biden’e uygun politikalar üreteceğini bekleyebiliriz. Halkbankası davasının Türkiye aleyhine sonuçlanması ve yüksek bir ceza kesilmesinin felaket olacağı bilinmektedir. S400 konusunda geri adım atılmazsa bir takım yaptırımların geleceği bellidir. Bu hususlar üzerinde uzun zamandır pazarlıklar yapıldığını tahmin edebiliriz. İktidar Türkiye’yi gözgöre göre uçurumdan aşağı atmayacaktır. S400’ün gerektiğinde kullanılmak kaydıyla rafa kaldırılması olasıdır, yakın vadede Türkiye’ye sirayet etmemesi şartıyla Kuzey Suriye’de bir Kürt Devlet’i oluşumuna göz yumulması beklenebilir. Bunların karşılığında Türkiye’ye yaptırım uygulanmaması ve sıcak para girişi garanti edilebilir. Eğer böyle olursa Türkiye ekonomisi pandeminin de yavaşlaması, kontrol altına alınması veya bitmeye yüz tutmasıyla beraber 2002 sonrasına benzer bir yükseliş eğilimine girebilir. Bu durumda 2022 için erken seçim kararı alınması ve 2023 yılına yeni AK Parti iktidarı ile girilmesi süpriz olmamalıdır.

2023 yılında ne olacak?

Bunu bilmiyoruz ancak önemli değişiklikler planlandığını öngörebiliriz. Yukarıda yazdığımız senaryo gerçekleşirse bu değişiklikleri Ak Parti ile yaşayacağız demektir.

Eğer Ak Parti ABD ile bir anlaşmaya varmadıysa nasıl bir senaryo gerçekleşebilir?

Böyle bir senaryoyu zayıf görmekle birlikte elbette ihtimaller dahilindedir. Böyle bir durumda öncelikle s400 bahanesiyle bir takım yaptırımlar gelecektir. Peşi sıra AB’den de bir takım yaptırımlar uygulanabilir, zaten 11 Aralık’ta bu konu üzerinden bir yaklaşım görülecektir. 11 Aralık bize bu konuda ipuçları verebilir. ABD’nin Suriye konusunda Rusya ile anlaşmalı hareket ettiğini Suriye iç savaşı başladığı zamandan beri yazıyoruz. Bu durumun aynen devam etmesini bekleyebiliriz. 

Sonuç olarak, ABD Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt Devlet’i kurma çalışmalarına devam edecektir ve Rusya ile anlaşmalı olduğu sürece Türkiye’nin bu oluşumu bozacak seviyede bir müdahalesi maalesef mümkün gözükmemektedir.  Türkiye elbette irade gösterirse ve bedel ödemeyi göze alırsa bu oluşumu bozacak şekilde güç kullanabilir ancak bunun yaratacağı sonuçlar oldukça ağır olabilir. Ak Parti hükümeti’nin son dönemde iç siyasette özellikle pandemi konusunda attığı yanlış adımlar yüzünden puan kaybettiği görülmektedir. Bunun üzerine bir de ekonominin giderek bozulması ve hem sağlık hem de ekonomi verileri üzerinde oynama yapıldığı ihtimallerinin güçlenmesi konusu gelince yukarda bahsettiğimiz gibi direkt güç kullanmak ve bir askeri müdahaleyi göze almak zorlaşmaktadır. Zaten böyle bir adım son çare olmalıdır.

Son olarak yumuşak geçiş ihtimalini de ekleyebiliriz. Ak Parti son dönemde izlediği ABD ve AB karşıtı politikalar sebebiyle bir anlaşmaya yanaşmazsa veya yanaşamazsa o zaman iktidardan çekilmeyi bir erken seçim ile planlayabilir. Böyle bir durumda da en uygun tarih Haziran 2021 olabilir.

Tehlike Çanları Çalıyor mu?

Bir toplum için en endişe verici durum iktidar ile halkın gündeminin birbirinden kopmasıdır. İktidar kendi toplumunu belirlediği hedef doğrultusunda motive edebildiği kadar başarısını sürdürebilir. Bunu pek çok etkili yöntem ile Ak Parti bugüne kadar sürdürmüştü ancak pandemi sürecinin Eylül 2020’den sonra ikinci dönemi olarak adlandırabileceğimiz zaman diliminde artık halkın gündeminin uzağında kaldığını veya halkın gündemini yönlendiremediğini görmekteyiz.

Bugün itibarıyla bütün sosyal medya kanallarında gerçek vaka sayılarının neden açıklanmadığı, gerçek enflasyon rakamlarının ne olduğu, hukukun bozulması sebebiyle yabancı yatırımcının gelmediği, ülkemizin itibarının bozulduğu konuşulmaktadır. Hatta ilginç olarak ana akım televizyon kanallarının bazılarında da artık bu konular açıktan konuşulmaya başlanmıştır. Yine biraz önce dinlediğim bir TV programında ünlü bir Tıp Profesörü, “ben başından beri vaka sayılarının patlama yapacağını savunuyordum, hatta bu yüzden çok eleştiriliyordum” demektedir. Bunlar olurken iktidar partisinin bakanları ve Cumhurbaşkanı ise diğer ülkelerden çok daha iyi bir pandemi süreci yürütüldüğünü söylemekte, yarın yapılacak merkez bankası toplantısında faiz artışına gerek olmadığı anlamına çıkacak konuşmalar yapmaktadır. İktidara göre Türkiye’de hiç bir sorun yoktur, herşey gayet yolundadır, ekonomi büyümektedir, işsizlik azalmaktadır, yatırımlar artmaktadır, dünya üzerinde son derece itibar kazanan bir ülke konumundayızdır.

Tek adam rejiminin sıkıntıları açıktan ortaya çıkmaya başlamış olabilir mi?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın güçlü karizmatik liderliği yüzünden yakın çevresindekiler kendisini uyaramıyor olabilir mi? Tek kişinin her konuya yetişmesi elbette mümkün değildir, yetkili bakanların kendisini doğru yönlendirmesi gerekir ancak süreç böyle ilerliyor mu? Yoksa yetkililerin gözünü kapattıkları bir döneme mi giriyoruz?

Kasım ayının başında bütün okulların en kısa sürede açılacağını kürsüden ilan eden Cumhurbaşkanı 15 gün sonra açık olan okulları da tamamen yıl sonuna kadar kapatmak zorunda kalıyor. Burada önemli bir sorun olduğu aşikardır. Büyük ihtimalle yanlış yönlendirilmektedir. Peki kendisi bunun farkında mı?

Dışarda halkın hemen her ferdi gerçek vaka sayılarının neden açıklanmadığını konuşurken iktidar tarafından bu konu hakkında tek kelime edilmemektedir.

Ekim ayı merkez bankası toplantısında piyasalar yoğun olarak en az 200p faiz artışı beklerlen MB bunu yapmamış ve hemen peşinden MB Başkanı görevden alınmıştı. Hemen arkasından hala ne olduğu belli olmayan bir devlet bakanına yakışmayan bir biçinde Damat istifa etmişti. İstifa edip etmediği bile 24 saat sonra resmi nitelik kazanmıştı.

Devlet özel şirket gibi yönetilemez. Bütün vatandaşların devlet üzerinde hakkı vardır. Kimse devletin sahibi değildir, olamaz.

İçeriden ve dışarıdan kuşatılmış olan Türkiye’de toplum huzurunu ve bütünlüğünü en üst düzeyde tutmalıyız. En küçük bir bölünme bir zaaf bütün düşmanların aynı anda üstümüze çullanmasına sebep verir. Böyle bir duruma mahal vermemek için iktidar sahiplerinin çok dikkatli davranması ve toplumun rasyonel beklentilerini aynen karşılaması gerekmektedir.

Kuşatılan Türkiye

17 Ekim 2020 tarihi itibarıyla Türkiye’nin dört bir taraftan yedi düvel tarafından kuşatılmış olduğu açıkça görülmektedir.

Günümüzün moda deyimi ile büyük resime bakarak herşeyin 17 Ocak 1991 tarihinde ABD koalisyon gücünün Irak’ı bombalaması ile başladığını söyleyebiliriz. Bu hava saldırısı ile ABD açıktan, diktatör olarak tanımlanan Irak lideri Saddam Hüseyin’i indirerek Ortadoğu coğrafyasına müdahale edeceğinin ilk net mesajını vermiş oluyordu. Ancak ilerleyen yıllarda Büyük Ortadoğu Projesi’nde belirlediği şekilde Ortadoğu ülkelerini peşi sıra hızlı bir biçimde bölerek yeni ülkeler kuracak imkanı sağlayamamıştı. Hala hakkında pek çok şaibe dolaşan 11 Eylül 2001 tarihinde New York’ta yaşanan ikiz kuleler terör saldırısı ile çok güçlü müdahale fırsatı yakalayan ABD hiç zaman kaybetmeden 20 Mart 2003 tarihinde Irak’ı işgale başlamıştı.

Neredeyse yok denecek kadar zayıf bir direniş gösteren Irak ordusu çok kısa sürede dağılmış ve ABD buradaki amacına tam hedeflediği gibi kolayca ulaşmıştı ancak ana hedefin bir kukla Kürdistan Devleti kurdurarak İran’ı çevrelemek, Türkiye’yi bölmek ve İsrail’e sadık bir müttefik yaratmak olduğunu bilen otoriteler ısrarla Irak sonrası sıranın Suriye’ye ve hemen sonrasında Türkiye’ye geleceğini söylüyorlardı.

Gerçekten de ansızın aşiretlerin ayaklanması ile 15 Mart 2011 tarihinde başlayan Suriye iç savaşı hızla yükselmişti. Buradan devam etmeden Arap Baharı denilen olaylar zincirinin tarihsel sıralamasına bakalım.

  • Tunus, 17 Aralık 2010 tarihinde başladı, devlet başkanı Zeynep Abidin’in ülkeden kaçması ile son buldu.
  • Mısır, 25 Ocak 2011 tarihinde başladı, devlet başkanı Hüsnü Mübarek istifa etti, yapılan seçimlerde Muhammed Mursi başkanlık koltuğuna oturdu ancak kısa süre sonra Sisi önderliğinde askeri darbe gerçekleştirildi, Mursi ile beraber Müslüman Kardeşler yöneticileri yargılandı, hapis ve idam cezaları verildi.
  • Libya, 15 Şubat 2011 tarihinde başladı, Libya başkanı Kaddafi’nin öldürülmesi ile son buldu. Libya’da hala iç savaş yaşanmaktadır.
  • Bahreyn, 14 Şubat 2011 tarihinde başladı, uzun süre karışıklıklar yaşandı.
  • Yemen, 27 Ocak 2011 tarihinde başladı, hala iç savaş yaşanmaktadır.

Yukarda yazılan tarihlere hızlıca bakıldığında bile hemen birbiriyle bağlantılı önceden planlanmış olaylar olduğu kanaati uyanmaktadır. Maalesef bu gelişmeleri Türkiye’nin o dönem yetkilileri doğru okuyamamışlardır, bugün uluslararası ilişkilerde yaşadığımız yalnızlığın neticesi Arap Baharı zamanına, özellikle Suriye olaylarının başlangıcına dayanmaktadır. O dönemin iktidarı Şam rejiminin çok kısa sürede düşeceğini sanarak Emevi Camisi’nde Cuma namazı kılacağını düşünmüştü. Ancak Rusya’nın ve İran’ın güçlü şekilde Şam’ın yanında yer alacağını ve ABD’nin çekimser kalacağını hesaplayamamıştı. Daha da vahimi diyebileceğimiz, bizim için bazı konularda Suriye’den daha önemli olabilecek Mısır ile tüm ilişkisini kesmişti.

Mısır, kadim tarihi, Akdeniz’de konumu, Afrika ve Ortadoğu’da etkisi ile son derece önemli bir devlettir. Batının ortadoğu’ya gelişini bu makalede birinci körfez savaşı ile başlattık ancak Edward Said’e göre Napolyon’un Mısır’ı işgali ile 220 yıl önce başlamıştır. Sonrasında İngiltere öncülüğünde 1. Dünya savaşı ile devam etmiştir. Yani aslında herşey Mısır ile başlamıştır da diyebiliriz. Daha da geriye Haçlı seferlerine ve Kudüs’ün önemine gidebiliriz ancak bu başka bir yazı konusu olsun.

Bugüne geldiğimiz vakit Rusya’nın egemenliği altına girmiş bir Şam rejimi, Suriye’nin kuzeyinde yani bizim güney sınırımızda ABD egemenliğinde bir kukla YPG terör devletciği, Suriye muhalifleri olarak adlandırdığımız binlerce başıbozuk savaşçının barındığı Hatay’a komşu bir İdlib ile başbaşa kalmış durumdayız. Tam bir yukarı tükürsen bıyık, aşağısı sakal durumu.

Suriye’de içine düştüğümüz karışık durumdan istifade eden ezeli düşmanımız Güney Kıbrıs ile Yunanistan ve neredeyse bütün Afrika ile Ortadoğu’da egemenlik iddia edecek kadar hodbin davranan Fransa birlik olarak Doğu Akdeniz ve Kuzey Kıbrıs meselelerinde üstümüze tam gaz gelmektedirler. İlginç olan AB’de daha önce görülmediği ölçüde karşımızda bir bütün olarak durmaktadır.

Doğu Akdeniz’de denizlerde haklarımızı korumak için Libya ile yaptığımız anlaşmada hem Fransa ile hem Rusya ile ters düştük. Burada ilginç olan Rusya ile Fransa’nın birbirleri ile dost devletler olmamasıdır ancak Libya’da beraber hareket ediyor görünüyorlar. Aynı durum aslında Suriye’de geçerlidir. 9 yıldır süren iç savaşta Rusya ve ABD gerilimi tırmandıracak ölçüde hiç karşı karşıya gelmemişlerdir. Aralarında başından beri bir anlaşma olduğunu düşünebiliriz. Oysa bilindiği gibi bu iki ülke soğuk savaş dediğimiz dönemde birbirlerine düşmandılar.

ABD ise Türkiye üzerinde kurduğu böl ve yönet planları suya düştükçe giderek artan dozda düşmanlık yapmaya başlamıştır. Geçen aylarda tam sınırımızda Dedeağaç bölgesinde Yunanistan ile askeri tatbikat yapmıştır. Girit’te bir askeri üs kurmuştur, Güney Kıbrıs’ta silah ambargosunu kaldırmıştır. Ayrıca 15 Temmuz hain askeri darbe teşebbüsünü unutmamalıyız.

Bütün bunların üstüne bir anda kokuşmuş zihniyet sahibi Ermenistan Devleti dost Azerbaycan’a saldırmaya başladı. Terör devleti haline gelmiş olan Ermenistan Gence başta olmak üzere pek çok şehirde sivilleri vurmaktadır. Azerbaycan’ın işgal altında tutulan topraklarını kurtaracağına ve sabırla provakasyonlara gelmeyeceğine inanıyoruz.

Yukarda kısaca bahsedildiği gibi dört bir yandan ve yedi düvel tarafından Türkiye’nin kuşatılmış olduğu açıkça görülmektedir. Bu kuşatılmışlıktan nasıl çıkacağız?

Koronavirüs Gündemi

Koronavirüs daha önce hiç görülmemiş bir biçimde dünya düzenini değiştirmeye devam ediyor. Hala nereden ve nasıl ortaya çıktığı kesin biçimde ispatlanamamış olan Koronavirüs, 2. Dünya savaşından bu yana en ağır ekonomik krize sebep oluyor. Dünya ekonomilerinin ülkelere göre farklı sürelerle kapalı kalması ve hala bazı sektörlerin tam olarak açılamaması veya açılsa bile iş yapamaması yüzünden küresel piyasalarda tedirginlik devam ediyor.

Öncelikle senenin başından bugüne kadar yapılan yanlışlara bakalım.

Ekonomilerin kapanması ancak virüsün tamamen ortadan kalkmasını sağlayacak olsaydı doğru olabilirdi. Ekonomileri farklı zamanlarda ve sürelerde kapatarak gelirlerin zarar görmesine sebep olmak ve virüsün hala devam ediyor olması alınan kapatma kararlarının doğru olmadığını göstermektedir. Evlere kapanmanın ve kesin bir sonuç alamamış olmanın insanların psikolojileri üzerinde de olumsuz etkileri vardır. Sıcak yaz günlerinde maskesiz sokağa çıkma kararı da yerinde değildir. Zaten maske kullanmak son derece zor bir durumken bunu zorlamak insanları kaytarmaya ve duyarsız davranmaya sevk etmektedir, aynı zamanda sokaklarda yürüyen milyonlarca insanın denetlenmesi mümkün değildir. Bunun yerine sadece kapalı mekanlarda ve İstiklal Caddesi gibi çok yoğun birkaç açık alanda zorunlu tutulması ve buna uymayanlara caydırıcı cezalar yazılması çok daha etkili olabilirdi. Hem daha rahat denetlenebilir hem de insanlar zaten kendileri sıkılmadan, daralmadan bu kurala uyarlardı.

Uçakların bütün koltukları satışa açılırken tiyatroların neredeyse onda bir oranında koltuk satabilmesi son derece gereksiz bir uygulamadır. Sadece tiyatroları ve sinemaları kontrol altında tutarak virüsün yayılması önlenemez.

Virüsün yayılma durumu günlük ortalama 1000 vaka ile devam etmesi durumunda okulların açılması da mümkün olmayacaktır. Sonbaharda dönemsel grip salgınının başlaması ile oldukça korkunç bir tablo ortaya çıkabilir.

Sağlık sistemimizin gerçekten söylendiği gibi çok iyi durumda olduğu anlaşılmıştır. Sağlık sistemimiz ve sağlığa verdiğimiz önem Osmanlı döneminden beri yüksek seviyedeydi ve Cumhuriyet ile beraber en çok dikkat ettiğimiz alan olmuştur. Ak Parti hükümetinin de en çok katkı yaptığı alan yine sağlık sistemimizdir. Bu konuda başta hekimler ve diğer sağlık çalışanları olmak üzere, hastaneler ve ekipmanlar konusunda çok iyi durumdayız.

Açıklanan verilerin yanlış olduğu konusu çok konuşuluyor ancak buna katılmıyorum. Günlük vaka ve vefat sayıları çok büyük ihtimalle doğrudur. Bilinenden çok daha fazla vaka var konusu başkadır. Yapılan test miktarı ile yakalanan vaka sayıları doğru orantılıdır, yani ne kadar fazla test o kadar gerçek vaka sayıları yakalanır diyebiliriz.

Koronavirüsün ekonomiler çökerttiği bir gerçektir. Tüm ekonomilerde çok büyük daralmalar ortaya çıkacaktır yıllık olarak. Dünya önemli bir kırılma eşiğinde duruyor aslında. Eğer koronovirüs kendi kendine kısa zamanda yok olmazsa, eğer etkili bir aşı kısa sürede bulunmazsa, sonbaharda bütün ekonomiyi değil belki ama bazı sektörleri tekrar kapatmak gerekecektir. Mesela, turizm yapılamayacaktır. On kişi üstü toplantılar, konserler ve benzeri etkinlikler  yapılamayacaktır. Alanı dar olan restoranlar iş yapamayacaktır.

Dünya ekonomilerin ikinci bir tümden kapanmayı kaldıramayacağı açıktır. Yayılma hızını maske kullandırarak azaltmaya çalışacak ve virüsü mümkün olduğu kadar görmezden gelmeye çalışacaklardır.  Ancak bu durum bütün ülkeler için hemen geçerli olmayacaktır. Mesela vakaların kontrol altına alınamadığı ve alınma ihtimalinin, potansiyelinin olmadığı Brezilya, Meksika, Hindistan gibi ülkelere karşı mücadelede başarılı olan ülkelerin sınırları kapalı kalacaktır. Bu durumun ne kadar süreceği ise yakın gelecekte dünyanın ne kadar değişeceğinin cevabını verecektir.

Başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinin çoğu salgını kontrol altına almış gözüküyor. Rusya’da kısa süre içinde kontol altına alınacak gözüküyor. Abd’de dalgalı bir seyir görünecek gibi ancak Abd dünyada hiç bir ülkenin görmezden gelebileceği bir ülke olmamanın avantajını yaşayacaktır. Çin bu süreçte başından beri çok başarılı gözüküyor, verilerin doğru veya yanlış olduğu başka bir tartışma konusudur. Resmi beyanları aksi ispat edilene kadar doğru kabul etmek zorundayız.

Brezilya, Meksika, Hindistan, Pakistan başta olmak üzere Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin çoğunda eğer virüs kendi kendine yok olmazsa ve aşı bulunmazsa kontrolsüz bir biçimde uzun sürecek gibi gözüküyor. Gerçi aşı bulunsa bile bu ülkelerin erişimi yine epey zaman alacaktır.

Eğer aşı uzun süre bulunmazsa, 5 yıl ve daha uzun süre, o zaman bu ülkeler toplumsal bağışıklık konusunda diğerlerinden daha iyi durumda olacaktır ve aşının hiç bulunmaması durumunda bunun avantajını yaşayabilirler.

Ancak önümüzdeki 2 yıllık süre içinde bu ülkelerin ciddi zorluklar yaşayacağı yüksek ihtimaldir çünkü mücadelede başarı kazanmış hiç bir ülke sınırlarını açmayacaktır ve bu durum ticaret gelirlerini önemli oranda değiştirecektir.

Kısacası, sonbaharda yeni ve daha güçlü bir dalganın gelmesi, salgının bir yıldan uzun sürmesi durumunda dünya dengeleri şüphesiz giderecek değişecektir. Bu değişim çok daha korumacı ve içe kapanmacı olarak gelişecektir.

KOVİD 19

Bir koronavirüs türü olan Covid19 isimli mikrop Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıktı ve hızla tüm dünyaya yayıldı. İlk vakalar 27 aralık tarihinde Wuhan’da 3 kişinin ağır pnömoni  tanısı ile hastaneye yatması sonrasında farkedilmiştir. Avrupa’da ilk vaka İtalya’da 20 Şubat tarihinde ortaya çıkmıştır. İran’da ise ilk vaka 19 Şubat tarihinde tespit edilmişti. Türkiye’de ilk vaka 11 mart tarihinde ortaya çıkmıştır. İlk vakaların ortaya çıkış tarihleri resmi makamların tespit ve beyanlarına göre verilmektedir. Bu virüsün ülkelere verilen tarihlerden daha önce girmiş olması, uzun veya kısa bir süre belirti vermeyen kişilerde taşıyıcı olarak bulunmuş ve hızla toplum içinde yayılmış olması ihtimaller dahilindedir.

Virüs ile ilgili tespitler aşağıdaki gibidir.

  • 60 yaş üstünde ve kronik hastalıkları bulunan kişileri daha çok etkilemektedir. 30 yaş altında ciddi seyreden vaka sayısı son derece azdır.
  • Bulaşıcı özelliği son derece yüksektir. Öldürücülüğü yüksek olmamasına rağmen yüksek bulaşma oranı yüzünden ülkelerin sağlık sistemlerinin çökmesine sebep vererek ağır hastalarla yeterince ilgilenememe durumu yaratmaktadır. Bulaşıcı özelliği bu kadar yüksek olmasa izolasyon yapmaya gerek kalmayabilirdi diyebiliriz.
  • Virüse karşı insanların bağışıklık sistemlerinin güçlü olması fark yaratmaktadır ancak daha da önemlisi ilk temasta alınan virüs yoğunluğudur. Yani bağışıklık sistemi güçlü veya zayıf olsun eğer bir kişiden direkt yüzüne hapşırmak veya öksürmek gibi yollar ile yoğun mikrop alınmazsa, eğer kapı kolundan veya dolaylı yollardan bir kutu üzerinden az miktarda mikrop alınırsa insanların bağışıklık sistemi buna hemen müdahale edecek ve az miktarda olduğu için gerekli antikorları üreterek bir anlamda kendi kendine aşılanmış olacaktır. Bu sebeple ellerin yıkanması ve sosyal mesafe son derece önemlidir.
  • Virüs ile ilgili vaka sayıları pik yaptıktan sonra azalmaya başlayacaktır ancak ikinci ve üçüncü dalgalar gerebilir. Virüsün tamamen ortadan yok olması zor gözükmektedir. Etkili bir ilaç veya aşının bulunması zorunludur.

Virüs ile ilgili komplo teorileri dahil nasıl çıktığı ile ilgili tespitler aşağıdaki gibidir.

  • Virüsler üzerine çalışılan bir laboratuvardan farkına varılmadan sızmış, kaçmış olabilir.
  • Abd dünyanın en büyük gücü olarak küresel sistemi değiştirmek üzere tasarlamış ve yaymıştır ancak bu olasılık doğru olsa bugün itibarıyla en çok zararı gören ülke kendisi olmazdı diyebiliriz.
  • Virüs Çin’de çıkmış olmasına rağmen bugün itibarıyla Çin’de durmuş ancak dünyanın geri kalan her yerinde yayılmaya devam etmektedir. Bu durum başlı başına son derece ilginçtir. Çin çok sıkı ve sert tedbirler almıştır ancak yine de virüsün tamamen durması ve diğer her yerde sürekli olarak yayılması dikkat çeken bir konudur. Yani bu virüsü Abd gibi Çin’de çıkarmış olabilir.
  • Virüs tamamen doğal süreç içinde ortaya çıkmıştır. Tarihte buna benzer veba, kolera, verem, İspanyol gribi gibi salgınlar vardır.

Virüsün sebep olacağı ekonomik etkiler ile ilgili tespitler aşağıdaki gibidir.

  • Trump ve Merkel gibi liderlere göre ikinci dünya savaşından beri görülen en büyük felakettir. Dünya ciddi bir resesyona girebilir.
  • İkinci dünya savaşından beri görülmemiş bir işsizlik yükselişi olacaktır ve hızla düzelmeyecektir.
  • Abd en geç nisan ayının sonunda ülkeyi açacaktır çünkü sağlık sistemi Abd’nin en zayıf noktasıdır ve ülkeyi kapatarak izole ederek bir çare üretememektedir. Trump’ın dediği gibi ekonomik sonuçları virüsün kendisinden daha zarar verici olabilir.
  • Türkiye’nin para basması ve IMF’ye gitmesi dışında yapabileceği tek yol halktan yardım toplamaktır ve bunu yapmaktadır. Sokağa çıkma yasağı veya resmi tatil gibi tam kapanma konumunu yapması ekonomiyi durdurma lüksü olmadığı için zordur ancak çok yüksek artışlar olursa, kontrolden çıkarsa uygulayacaktır. Türkiye gibi ülkelerin bir yandan yapabilecekleri en üst kapanmayı sağlayarak diğer yandan üretmeye ve çalışmaya devam etmesi zorunlu gözükmektedir.
  • Etkili bir aşının veya ilacıın bulunması ile beraber finansal piyasalar çok hızlı bir biçimde toparlanabilir çünkü piyasalarda çok fazla miktarda sıcak para olacaktır. Bu durum finansal piyasalarda kısa sürede balon yapabilir.

Virüsün siyasal sonuçları ile ilgili tespitler aşağıda gibidir.

  • Avrupa Birliği’nin dağılma ihtimali son derece yüksektir. AB ülkelerinin birbirlerine destek olmadılkları, olamadıkları veya olmak istemedikleri açık bir biçimde görülmüştür.
  • Abd içinde pek çok tartışma yaşanacaktır, sağlık sistemi yeni baştan düzenlenecektir. Trump’ın seçimi kazanma şansı son derece azalmıştır.
  • Çin, pandemi sonrasında bir tür ekonomik ambargo ile karşılaşabilir. Hiç bir ülke artık üretimini Çin’de yaptırmak istemeyecektir.
  • Ülkeler temel ihtiyaçlarının hepsini kendi sınırları içinde üretmeye başlayacaklardır.
  • Türkiye’de geç gelmesine rağmen vaka sayıları kontrolden çıkarsa ve ekonomik sonuçları çok ağır olursa pek çok değişim yaşanabilir.

Kişisel görüşlerim aşağıdaki gibidir.

  • Temizliğimize son derece dikkat etmeliyiz ve virüs ile temas edeceksek en az miktarda almalıyız.
  • Virüs çok büyük ihtimalle doğal süreci içinde mutasyona uğrayarak ortaya çıkmıştır. Bu ilk değildir son olmayacaktır. Ancak komplo teorilerinin ortaya koyduğu diğer ihtimaller de sıfıra yakın olsa bile sıfır değildir.
  • Çin’de virüsün kontrol altına alınmış olması ve diğer hiç bir ülkede alınamaması çok ilginç gelmektedir ve rasyonel bir açıklama bulunmamaktadır. Sıkı ve sert tedbirler yeterli bir açıklama değildir çünkü diğer ülkelerin tamamı aptal mıdır aynı önlemleri uygulayamamaktadır?
  • Trump’ın seçimleri kazanamama ihtimali son derece yüksektir çünkü olayı çok hafife almış, adeta dalga geçmiştir ve kontrolden çıkmasına sebep olmuştur.
  • Avrupa Birliği çok büyük ihtimalle dağılacaktır veya küçülecektir. İspanya ve İtalya çıkabilir ve hatta Türkiye ile çok daha yakın ittifaklar yapabilirler.
  • Türkiye bu durumu az vefat sayısı ile ve iyi olan sağlık sisteminin çökmemesini sağlayarak atlatırsa büyük itibar kazanabilir ve güçlenerek yoluna devam eder ancak tam tersi olursa Trump’ın durumuna benzer durumlar ortaya çıkabilir. Geç gelmesine rağmen önlem alınmadı gibi pek çok eleştiriler yapılabilir.
  • Ekonomik souçları çok ağır ve zor olacaktır. Virüs öncesi duruma gelmesi en az 2 yıl sürecektir.

BARIŞ PINARI HAREKATI

  1. Bölüm (Erdoğan ile Pence görüşmesinden önce yazılmıştır)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu 1923 yılından beri ayrılıkçı hareketler ile mücadele etmektedir. Devletin kuruluş aşamasında ilan ettiği misakı milli sınırları günümüzde Irak sınırları içinde kalan Musul ve Kerkük şehirlerini de kapsıyordu, ancak stratejik açıdan çok önemli olan bu şehirleri tarafımıza bırakmamak için İngiltere, Diyarbakır bölgesinde yaşayan Şeyh Sait isimli Kürt kökenli vatandaşı ve beraberindekileri isyana yönlendirerek ayrılıkçı hareketlerin fitilini ateşlemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan Şeyh Sait ayaklanması ve Ağrı bölgesindeki çatışmaları Tunceli olayları takip etmiştir.  1980 askeri darbesi sonrasında PKK terör örgütü ilk silahlı saldırılarını yapmaya başlamış ve liderleri Öcalanın 1999 yılında yakalanıp cevaevine atılmasına kadar aralıksız saldırılarını sürdürmüştür. 2002 yılında gelen AK Parti iktidarı ile açılım süreci denilen sözde Kürt sorununun çözülmesi görüşmeleri başlatılmıştır. Bu görüşmelerin içeriği günümüzde hala tam olarak bilinmemektedir. Ancak 2015 yılında Ak Parti’nin tek başına iktidarını kaybetmesinden sonra MHP’nin de desteği ile terör örgütünün üstüne gidilmeye başlanmıştır. 2015 yılından itibaren daha önce yapılmadığı kadar büyük operasyonlar ile yurt içinde ve şimdi günümüzde sınır dışında teröre büyük darbeler indirilmiştir ve indirilmeye devam edilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bağımsız ve egemen bir devlettir. PKK terör örgütünün sözde Kürdistan haritası içinde gösterdiği Güneydoğu bölgemizi hendek operasyonları sırasında yaklaşık 1000 şehit vererek bir kez daha egemenliği altına almış, konumunu tartışmasız teyit etmiştir. Hendek operasyonları PKK’nın Türk şehirlerini işgal etme amacını engellemiştir.  

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ABD ve Avrupa’nın emperyalist saldırıları altındadır. 1915 yılında dönemin süper gücü olan İngiltere’yi Çanakkale savaşlarında mağlup eden Türkler hemen sonrasında 1922 yılında İngiltere destekli Yunanlıları İzmir’den denize dökmüş ve topraklarındaki işgale son vermiştir. 1945 yılında sona eren 2. Dünya savaşından sonra dünyanın yeni süper gücü haline gelen ABD, Türkiye’nin gelişmesini engelleme, kısıtlama ve zayıflatma görevini İngiltere’den devralmıştır.

2. Dünya savaşından sonra dünyanın bir başka büyük gücü haline gelen Kuzey komşumuz olan Rusya’nın Akdenize ulaşma emelleri korkusu bahanesi ile Nato ittifakına giren Türkiye tüm devlet reflekslerini ABD’nin kontrolüne bırakmıştır.  

Akdeniz’in en stratejik öneme sahip olan Kıbrıs adasına 1974 yılında yaptığımız askeri harekat sonrasında ekonomimize ağır yaptırımlar uygulamış ve gerçekten ülkemizin zor zamanlar geçirmesine sebep olmuştur. Bunun bedelini bir anlamda 1980 askeri darbesi ve sonrasında dayatılan neo liberal politikalar ve PKK terör örgütü ile ödetmeye çalışmıştır. Bir ölçüde başarılı olan ABD, 1991 yılında Rusya’da yaşanan rejim değişikliğini fırsat bilerek Ortadoğu’yu baştan aşağıya yeniden şekillendirecek olan BOP projesini devreye sokmuştur.

BOP projesinin ana amacının Ortadoğu’da İsrail devletine destek olarak ve direkt ABD ile İsrail’e bağlı bir Kürdistan devleti kurdurmak olduğu bugün herkes tarafından bilinmektedir. ABD’nin bu kendisine göre çok önemli projesi Rusya’nın ve İran’ın etkili karşı müdahaleleri ile planlandığı gibi yürümemiştir. Ak Parti iktidarının ABD destekli Fettullahçı terör örgütü ile olan ortaklığının bozulmasının ardından uygulamaya başladığı milli politikalar sayesinde Rusya ile yakınlaşması ve Türk Ordusu’nu etkin ve gerektiği gibi kullanmaya başlayabilmesi ile BOP projesi mağlup edilmiştir.

Bugün yapılmakta olan Barış Pınarı Harekatı son derece önemlidir, gereklidir ve yerindedir. Hiç bir ülke sınırının tam dibinde kendi ülkesini bölmeyi ve toprak kapmayı amaçlayan silahlı bir örgütlenmeye izin vermez.  

Kürtler de Özbekler, Tacikler, Kırgızlar, Kazaklar, Azerbaycan Türkleri gibi Turanidirler. Yani Türklük mefkuresine sahiptirler. Batı emperyalizminin 100 yıllık aralıksız propagandası ve Türkiye’nin bu propaganda karşısında zayıf kalması sonucunda bugün Kürt etnik topluluğunun önemli bir bölümü kendisini ayrı bir ırk olarak tanımlamaktadır ve silahlı mücadele ile Türkiye’ye karşı sonuç alabileceklerini sanmaktadırlar. İlginç ve tuhaf olan, kurmayı istedikleri Kürdistan’ın bağımsız olacağını savunmalarıdır. ABD ve İsrail tarafından kurdurulmak istenen bir devletin nasıl bağımsız olabileceğini tartışmaya bile gerek duymuyorum.

Bugün Ak Parti’nin dış politikaları yerindedir ve doğrudur. Cumhuriyetin kuruluş değerlerine, Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına dönüş yaparak ülkemizi çok daha parlak bir geleceğe taşıyabileceklerini anlamış gözüküyorlar. Osmanlı İmparatorluğu zamanında bile Araplarla bir sürü sorun yaşadığımızı göz ardı etmek ahmakçadır. Araplar hiç bir zaman tarih boyunca Türk egemenliğini seve seve kabul etmemişlerdir. Mısır’ın kaç kez isyan ettiğini okumak yeterli olacaktır. Kudüs ve Medine savaşlarında Osmanlı’ya asker vermemeleri ve Türkleri dünya savaşında yalnız bıraktıkları unutulmamalıdır.

Günümüzde ABD’nin karşısında Çin gibi dev bir rakip (sorun) bulunmaktadır. Ortadoğu bölgesinde Rusya gibi büyük bir askeri ve siyasi güç ile yine Türkiye ve İran gibi binlerce yıllık devlet geleneği olan çok büyük ve önemli iki tarihsel güç bulunmaktadır. Bu bölgede bu 3 önemli gücün istemediği hiç bir senaryo gerçekleştirilemez. ABD bir yanda Çin ile uğraşırken ve hatta AB ile rekabet ederken diğer yandan 3 büyük güç ile mücadele edemez. Dolayısıyla ABD’nin bölgeden çekilmekten başka bir seçeneği yoktur. ABD’nin bölgedeki müttefikleri Mısır ve Suudi Arabistan ikisi birden bırakın Türkiye’yi bir İran bile yapmazlar. İsrail’i saymaya gerek bile yok çünkü zaten İsrail demek ABD demektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 6 Türk Devleti ile Türk Konseyine katılması çok önemlidir. Türk Birliği kurmak hiç daha önce bu kadar yakın olmamıştı.

Türk Ordusu beyan edildiği gibi Kuzey Suriye’de 30km derinliğinde güvenli bölgeyi kuracaktır, bunu engelleyebilecek bir güç gözükmemektedir. Elbette Rusya, İran ve Suriye ile görüşerek ilerlenecektir. Bu 3 ülke Türkiye’yi bu konuda destekleyeceklerdir. Unutulmamalıdır ki, ABD Türkiye sayesinde bölgeden çekilmiştir, tamamen çekilecektir.

Türkiye tarihte defalarca görüldüğü gibi dünya üzerinde oyun değiştirici bir güçtür.

  •  Bölüm (Erdoğan ile Pence görüşmesinden sonra devam edilmiştir)

Sn. Erdoğan ile Pence’in görüşmesi sonucunda bir anlaşmaya varıldığı açıklandı ve 13 maddelik bir bildiri ile anlaşmanın içeriği yayınlandı. Bu maddelerde güvenli bölgenin nerede başlayıp nerede biteceği ile ilgili herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Gerçek bir anlaşmada misal, “Tel Abyad ie Kamışlı arasındaki bölge veya Ayn El Arab ile Irak sınırı arasındaki bölge” gibi net bir ibare olması gerekmektedir. Böyle bir net tutumun olmaması güvenli bölgenin sınırlarının bütün taraflar tarafından kendi çıkarlarına göre sağa sola çekiştirileceği bellidir.

Eğer beyan edilen 120 saat içinde Türkiye’nin en baştan hedeflemiş olduğu gibi Tel Abyad ile Irak sınırına kadar olan bölgede 30km derinliğe kadar bütün terör unsurları ağır silahlarını alarak ve tahkimatı imha ederek çekilirlerse ve sonrasında başta ABD olmak üzere bütün koalisyon ülkelerinin de yardımı ile bu bölgeye yeni binalar inşa edilerek en az 2 milyon Suriyeli göçmenin yerleşmesi sağlanırsa işte o zaman Türkiye’nin bu anlaşmadan zaferle çıktığını söyleyebiliriz. Ancak böyle bir kazanımın elde edilmesinin çok zor olduğu gözükmektedir.

Birinci bölümün sonunda belirtildiği gibi harekat sürecinin en başından beri Rusya, İran ve Suriye ile görüşerek yürütüldüğünü varsaymıştık çünkü aksi durumda böyle bir harekata girmek son derece anlamsız ve yanlış olacaktı. Ancak Rusya ile Suriye’nin köşe kapmaca oynar gibi ABD’den boşalan Mümbiç ve Kobani’ye anında girmesi dengeleri değiştirmiş olabilir ve bunun sonucunda Sn. Erdoğan; ABD’nin planını kabul etmek zorunda kalmış olabilir.

ABD bu anlaşma ile yeniden oyalama yoluna girebilir ve bu defa harekatın sıcaklığını ve ivmesini yitirdiğimiz için aynı etkide devamını sağlayamayabiliriz yani aralıksız devam etmesine göre görece daha az yarar elde edebiliriz. Ypg kendisinin ABD tarafından korunup kollandığını gördüğü  için veya başta bir deyişle ABD tarafından satılmadığını gördüğü için moral kazanacaktır.

Anlaşmanın bu hali ile uygulanması durumunda ise teröristler ağır silahları ile 30km güneye inecekler ve orada güçlenmeye ve eğitimlerine devam edeceklerdir. Çekilmiş oldukları ilçelerde ise yine kendi adamları silahsız olarak otoritelerini devam ettireceklerdir. Yani teröristlerin çekilmiş olacakları ilçelerin yönetimi TSK’da olmayacaktır. Bu durumda teröristlerin çekilmelerinin bile bir anlamı yoktur.

Uzun sözün kısası, güvenli bölgenin nereyi kapsadığı net olarak ortaya konmalıdır ve mutlaka bölgeye en az 2 milyon Suriyeli göçmen pek çok ülkenin maddi desteği ile yapılacak olan konutlara yerleştirilmelidir. Bu gerçekleştirilmezse veya bu yolda ilerlenemezse bu anlaşmanın başarılı olduğunu söylemek pek inandırıcı olmayacaktır.

Ek olarak Putin ile yapılacak görüşme çok önem taşımaktadır çünkü eğer Mümbiç ve Kobani’ye girmemiş olsalar dengelerin farklı oluşacağını ve ABD ile bir anlaşmaya ihtiyaç duymayacağımızı düşünebiliriz.

Son söz olarak şunu da belirtelim, eğer bu anlaşma bizim lehimize tam olarak uygulanmazsa bu yazının ilk bölümünde vurguladığımız Türk Konseyi işbirliği ve bu bölgede Türkiye, Rusya, İran’ın ortak hareketi ile istemediği hiçbir proje yürümez lafları havada kalacak, etkisini ve geçerliliğini yitirecektir.

Devletler ve Şirketler

Beyliklerden şehir devletlerine, oradan imparatorluklara ve nihayetinde günümüzde ulus devletlere. Toprak ağalarından yerel tüccarlara, esnaf birliklerine, limited şirketlere ve günümüzde çok uluslu, çok ortaklı dev şirketlere.

1980 sonrası hızla yükselmeye geçen neo liberalizm 2. dünya savaşı sonrası kapitalizmin tam gaz ivmelenmiş haliydi. Küreselleşme kavramı ile toplumlara benimsetilen, pazarlama, reklam ve halkla ilişkiler yöntemleri ile sürdürülen bu sistem 2000 li yıllara gelindiğinde uluslararası dev şirketler yaratmıştı.

Kapitalist sistemi iyi niyetle savunanlar sistemin en temel teorilerinden biri olan sermayenin tabana yayılmasına inanıyorlardı. Bu inanca göre sermaye belli kişi ve grupların elinde biriktikten sonra hisse senetleri ve benzer ürünler sayesinde toplumun her kesimine yayılacaktı. Elde edilen vergi gelirleri yine toplum için harcanacak ve çok güzel bir yaşam kurulabilecekti. Günümüzde ise bu düşüncenin henüz gerçekleşmediği ve hiç bir zaman gerçekleşemeyeceği görülmeye başlandı. Yine kapitalist sistemin rekabete dayalı anlayışı sebebiyle dayattığı kar maksimizasyonu yöntemi şirketlerin elde ettiği karın bırakın topluma yayılmasına kendi şirket çalışanlarına bile dağıtılmasına izin vermemektedir. Bu anlayış bir şirketin maliyetlerini çalışanlarının maaşlarını minimize etmek pahasına bile olsa en aza indirerek karını en yükseğe çıkarmak ve uluslararası piyasalarda diğer şirketler ile daha güçlü rekabet etme fikri üzerine kurulmuştur. Bu anlayış milyar dolarlık ciro yapan dev şirketlerin üst yönetimi ve hissedarları dışında kimsenin mutlu olmamasına sebep vermektedir.

Dev şirketler toplumun tepkisini çekmemek ve kamuoyuna şirin gözükmek için proje yarışmaları açıyorlar, göstermelik istihdam yaratıyorlar, “startup” tabir edilen yeni kurulmuş şirketleri sözde destekliyorlar, sponsor oluyorlar, üniversitelerde iş dünyasında nasıl başarılı olunur isimli konferanslar vererek yeni mezun olacak gençlere ümit aşılıyorlar. Çok çalışırsan bir gün seninde olur aşısını her yeni mezun olacak gence yapıyorlar. Okulunu bitirdikten sonra asgari maaşla iş bulan bir genç çok mutlu oluyor, artık en azından kredi kartına taksit yaparak ve hayatı boyunca borçlu kalarak temel ihtiyaçlarını alabileceğine çok seviniyor.

Günümüz kapitalist sisteminin dev şirketler üzerinden devam eden rekabetine artık devletlerinde karışmaya başladığını gözlemliyoruz ve bu durumun artarak devam edeceğini ve önümüzdeki 50 yıllık dönemi şekillendireceğini tahmin ediyoruz.

2. dünya savaşının galibi olan ABD yeni dünya düzeninin kural koyucusu olarak ortaya çıkarken dünyaya ne satabileceğini düşündü. Dünya savaşını kazanmasını sağlayan atom bombası üzerinden ilerleyen ABD, en güçlü olduğu alanın silah sanayisi olabileceğine karar verdi ve bütün enerjisini silah üretimine ayırarak günümüzde hala alanında dünyanın en büyükleri olan dev şirketler kurdu. Elbette bu kadar üretim yapan şirketlerin ürünlerine satabilecekleri Pazar her zaman varolmalıydı. Önce dünyayı büyük ve korkunç bir nükleer savaş üzerinden korkutarak ve kutuplara bölerek ürünlerini satmayı başardı sonra tavşana kaç tazıya tut diyerek bölgesel devletler arasında bu satışlarını pekiştirdi. Nihayetinde demokrasi getireceğim vaadiyle günümüzde satışlarına devam etmektedir. Ürettiği silahları aralıksız satmayı başaran ABD aynı zamanda petrol üzerinden de elde ettiği gelirleri kurduğu finans piyasası türev ürünleri ve eşsiz kredi mekanizmaları ile az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere aktararak dünyanın büyük bölümünü ekonomik alanda tabiri caizse esir aldı.

Dünya savaşından sonra ABD karşıtı grupta yer alan ve sessiz sedasız gelişmeye başlayan tarım ülkesi Çin, ABD’nin kendi kurallarına göre geliştirmiş olduğu kapitalist sistemin ucuz iş gücü fikrine göre ABD’nin teknoloji devi şirketlerinin kendi topraklarında yatırım yapmasını sağladı. Öncelerinde bu dev şirketlerinde işine gelen ucuz iş gücü aslında arka planda Çin Devleti’ne teknoloji transfer ediyordu. Günümüzde Çin Devleti ABD şirketlerinden elde ettiği teknoloji ile bazı alanlarda yine ABD şirketlerine kafa tutmaktadır. Çin’in bu başarısının arkasında devletin özel şirketlerine ortak olması önemli bir etkendir.

Günümüzde Çin dünya markaları yaratmaya başlarken devlet eli ile özel sektörünün önemli markalarını tek bir merkezden yönetmektedir. ABD Başkanı kendi markalarına artık kendi topraklarına dönmeleri çağrısında bulunmaktadır ancak oldukça geç kalmış gözüküyor.

Çin, coğrafi olarak ABD’nin hemen altında bulunan Brezilya ve Arjantin gibi ülkeleri ticari olarak çelik ve benzeri hammaddeler üzerinden desteklemektedir. Almanya ise Çin ile her geçen gün ticari alışverişini çoğaltmaktadır.

Her gün her alanda pek çok değişimin aralıksız yaşandığı günümüz dünyasında dev şirketlerin kendi devletleri ile ortak olarak küresel rekabetin yükseleceği bir dönemin başındayız gibi gözüküyor.