Tehlike Çanları Çalıyor mu?

Bir toplum için en endişe verici durum iktidar ile halkın gündeminin birbirinden kopmasıdır. İktidar kendi toplumunu belirlediği hedef doğrultusunda motive edebildiği kadar başarısını sürdürebilir. Bunu pek çok etkili yöntem ile Ak Parti bugüne kadar sürdürmüştü ancak pandemi sürecinin Eylül 2020’den sonra ikinci dönemi olarak adlandırabileceğimiz zaman diliminde artık halkın gündeminin uzağında kaldığını veya halkın gündemini yönlendiremediğini görmekteyiz.

Bugün itibarıyla bütün sosyal medya kanallarında gerçek vaka sayılarının neden açıklanmadığı, gerçek enflasyon rakamlarının ne olduğu, hukukun bozulması sebebiyle yabancı yatırımcının gelmediği, ülkemizin itibarının bozulduğu konuşulmaktadır. Hatta ilginç olarak ana akım televizyon kanallarının bazılarında da artık bu konular açıktan konuşulmaya başlanmıştır. Yine biraz önce dinlediğim bir TV programında ünlü bir Tıp Profesörü, “ben başından beri vaka sayılarının patlama yapacağını savunuyordum, hatta bu yüzden çok eleştiriliyordum” demektedir. Bunlar olurken iktidar partisinin bakanları ve Cumhurbaşkanı ise diğer ülkelerden çok daha iyi bir pandemi süreci yürütüldüğünü söylemekte, yarın yapılacak merkez bankası toplantısında faiz artışına gerek olmadığı anlamına çıkacak konuşmalar yapmaktadır. İktidara göre Türkiye’de hiç bir sorun yoktur, herşey gayet yolundadır, ekonomi büyümektedir, işsizlik azalmaktadır, yatırımlar artmaktadır, dünya üzerinde son derece itibar kazanan bir ülke konumundayızdır.

Tek adam rejiminin sıkıntıları açıktan ortaya çıkmaya başlamış olabilir mi?

Sayın Cumhurbaşkanı’nın güçlü karizmatik liderliği yüzünden yakın çevresindekiler kendisini uyaramıyor olabilir mi? Tek kişinin her konuya yetişmesi elbette mümkün değildir, yetkili bakanların kendisini doğru yönlendirmesi gerekir ancak süreç böyle ilerliyor mu? Yoksa yetkililerin gözünü kapattıkları bir döneme mi giriyoruz?

Kasım ayının başında bütün okulların en kısa sürede açılacağını kürsüden ilan eden Cumhurbaşkanı 15 gün sonra açık olan okulları da tamamen yıl sonuna kadar kapatmak zorunda kalıyor. Burada önemli bir sorun olduğu aşikardır. Büyük ihtimalle yanlış yönlendirilmektedir. Peki kendisi bunun farkında mı?

Dışarda halkın hemen her ferdi gerçek vaka sayılarının neden açıklanmadığını konuşurken iktidar tarafından bu konu hakkında tek kelime edilmemektedir.

Ekim ayı merkez bankası toplantısında piyasalar yoğun olarak en az 200p faiz artışı beklerlen MB bunu yapmamış ve hemen peşinden MB Başkanı görevden alınmıştı. Hemen arkasından hala ne olduğu belli olmayan bir devlet bakanına yakışmayan bir biçinde Damat istifa etmişti. İstifa edip etmediği bile 24 saat sonra resmi nitelik kazanmıştı.

Devlet özel şirket gibi yönetilemez. Bütün vatandaşların devlet üzerinde hakkı vardır. Kimse devletin sahibi değildir, olamaz.

İçeriden ve dışarıdan kuşatılmış olan Türkiye’de toplum huzurunu ve bütünlüğünü en üst düzeyde tutmalıyız. En küçük bir bölünme bir zaaf bütün düşmanların aynı anda üstümüze çullanmasına sebep verir. Böyle bir duruma mahal vermemek için iktidar sahiplerinin çok dikkatli davranması ve toplumun rasyonel beklentilerini aynen karşılaması gerekmektedir.

Kuşatılan Türkiye

17 Ekim 2020 tarihi itibarıyla Türkiye’nin dört bir taraftan yedi düvel tarafından kuşatılmış olduğu açıkça görülmektedir.

Günümüzün moda deyimi ile büyük resime bakarak herşeyin 17 Ocak 1991 tarihinde ABD koalisyon gücünün Irak’ı bombalaması ile başladığını söyleyebiliriz. Bu hava saldırısı ile ABD açıktan, diktatör olarak tanımlanan Irak lideri Saddam Hüseyin’i indirerek Ortadoğu coğrafyasına müdahale edeceğinin ilk net mesajını vermiş oluyordu. Ancak ilerleyen yıllarda Büyük Ortadoğu Projesi’nde belirlediği şekilde Ortadoğu ülkelerini peşi sıra hızlı bir biçimde bölerek yeni ülkeler kuracak imkanı sağlayamamıştı. Hala hakkında pek çok şaibe dolaşan 11 Eylül 2001 tarihinde New York’ta yaşanan ikiz kuleler terör saldırısı ile çok güçlü müdahale fırsatı yakalayan ABD hiç zaman kaybetmeden 20 Mart 2003 tarihinde Irak’ı işgale başlamıştı.

Neredeyse yok denecek kadar zayıf bir direniş gösteren Irak ordusu çok kısa sürede dağılmış ve ABD buradaki amacına tam hedeflediği gibi kolayca ulaşmıştı ancak ana hedefin bir kukla Kürdistan Devleti kurdurarak İran’ı çevrelemek, Türkiye’yi bölmek ve İsrail’e sadık bir müttefik yaratmak olduğunu bilen otoriteler ısrarla Irak sonrası sıranın Suriye’ye ve hemen sonrasında Türkiye’ye geleceğini söylüyorlardı.

Gerçekten de ansızın aşiretlerin ayaklanması ile 15 Mart 2011 tarihinde başlayan Suriye iç savaşı hızla yükselmişti. Buradan devam etmeden Arap Baharı denilen olaylar zincirinin tarihsel sıralamasına bakalım.

  • Tunus, 17 Aralık 2010 tarihinde başladı, devlet başkanı Zeynep Abidin’in ülkeden kaçması ile son buldu.
  • Mısır, 25 Ocak 2011 tarihinde başladı, devlet başkanı Hüsnü Mübarek istifa etti, yapılan seçimlerde Muhammed Mursi başkanlık koltuğuna oturdu ancak kısa süre sonra Sisi önderliğinde askeri darbe gerçekleştirildi, Mursi ile beraber Müslüman Kardeşler yöneticileri yargılandı, hapis ve idam cezaları verildi.
  • Libya, 15 Şubat 2011 tarihinde başladı, Libya başkanı Kaddafi’nin öldürülmesi ile son buldu. Libya’da hala iç savaş yaşanmaktadır.
  • Bahreyn, 14 Şubat 2011 tarihinde başladı, uzun süre karışıklıklar yaşandı.
  • Yemen, 27 Ocak 2011 tarihinde başladı, hala iç savaş yaşanmaktadır.

Yukarda yazılan tarihlere hızlıca bakıldığında bile hemen birbiriyle bağlantılı önceden planlanmış olaylar olduğu kanaati uyanmaktadır. Maalesef bu gelişmeleri Türkiye’nin o dönem yetkilileri doğru okuyamamışlardır, bugün uluslararası ilişkilerde yaşadığımız yalnızlığın neticesi Arap Baharı zamanına, özellikle Suriye olaylarının başlangıcına dayanmaktadır. O dönemin iktidarı Şam rejiminin çok kısa sürede düşeceğini sanarak Emevi Camisi’nde Cuma namazı kılacağını düşünmüştü. Ancak Rusya’nın ve İran’ın güçlü şekilde Şam’ın yanında yer alacağını ve ABD’nin çekimser kalacağını hesaplayamamıştı. Daha da vahimi diyebileceğimiz, bizim için bazı konularda Suriye’den daha önemli olabilecek Mısır ile tüm ilişkisini kesmişti.

Mısır, kadim tarihi, Akdeniz’de konumu, Afrika ve Ortadoğu’da etkisi ile son derece önemli bir devlettir. Batının ortadoğu’ya gelişini bu makalede birinci körfez savaşı ile başlattık ancak Edward Said’e göre Napolyon’un Mısır’ı işgali ile 220 yıl önce başlamıştır. Sonrasında İngiltere öncülüğünde 1. Dünya savaşı ile devam etmiştir. Yani aslında herşey Mısır ile başlamıştır da diyebiliriz. Daha da geriye Haçlı seferlerine ve Kudüs’ün önemine gidebiliriz ancak bu başka bir yazı konusu olsun.

Bugüne geldiğimiz vakit Rusya’nın egemenliği altına girmiş bir Şam rejimi, Suriye’nin kuzeyinde yani bizim güney sınırımızda ABD egemenliğinde bir kukla YPG terör devletciği, Suriye muhalifleri olarak adlandırdığımız binlerce başıbozuk savaşçının barındığı Hatay’a komşu bir İdlib ile başbaşa kalmış durumdayız. Tam bir yukarı tükürsen bıyık, aşağısı sakal durumu.

Suriye’de içine düştüğümüz karışık durumdan istifade eden ezeli düşmanımız Güney Kıbrıs ile Yunanistan ve neredeyse bütün Afrika ile Ortadoğu’da egemenlik iddia edecek kadar hodbin davranan Fransa birlik olarak Doğu Akdeniz ve Kuzey Kıbrıs meselelerinde üstümüze tam gaz gelmektedirler. İlginç olan AB’de daha önce görülmediği ölçüde karşımızda bir bütün olarak durmaktadır.

Doğu Akdeniz’de denizlerde haklarımızı korumak için Libya ile yaptığımız anlaşmada hem Fransa ile hem Rusya ile ters düştük. Burada ilginç olan Rusya ile Fransa’nın birbirleri ile dost devletler olmamasıdır ancak Libya’da beraber hareket ediyor görünüyorlar. Aynı durum aslında Suriye’de geçerlidir. 9 yıldır süren iç savaşta Rusya ve ABD gerilimi tırmandıracak ölçüde hiç karşı karşıya gelmemişlerdir. Aralarında başından beri bir anlaşma olduğunu düşünebiliriz. Oysa bilindiği gibi bu iki ülke soğuk savaş dediğimiz dönemde birbirlerine düşmandılar.

ABD ise Türkiye üzerinde kurduğu böl ve yönet planları suya düştükçe giderek artan dozda düşmanlık yapmaya başlamıştır. Geçen aylarda tam sınırımızda Dedeağaç bölgesinde Yunanistan ile askeri tatbikat yapmıştır. Girit’te bir askeri üs kurmuştur, Güney Kıbrıs’ta silah ambargosunu kaldırmıştır. Ayrıca 15 Temmuz hain askeri darbe teşebbüsünü unutmamalıyız.

Bütün bunların üstüne bir anda kokuşmuş zihniyet sahibi Ermenistan Devleti dost Azerbaycan’a saldırmaya başladı. Terör devleti haline gelmiş olan Ermenistan Gence başta olmak üzere pek çok şehirde sivilleri vurmaktadır. Azerbaycan’ın işgal altında tutulan topraklarını kurtaracağına ve sabırla provakasyonlara gelmeyeceğine inanıyoruz.

Yukarda kısaca bahsedildiği gibi dört bir yandan ve yedi düvel tarafından Türkiye’nin kuşatılmış olduğu açıkça görülmektedir. Bu kuşatılmışlıktan nasıl çıkacağız?

Koronavirüs Gündemi

Koronavirüs daha önce hiç görülmemiş bir biçimde dünya düzenini değiştirmeye devam ediyor. Hala nereden ve nasıl ortaya çıktığı kesin biçimde ispatlanamamış olan Koronavirüs, 2. Dünya savaşından bu yana en ağır ekonomik krize sebep oluyor. Dünya ekonomilerinin ülkelere göre farklı sürelerle kapalı kalması ve hala bazı sektörlerin tam olarak açılamaması veya açılsa bile iş yapamaması yüzünden küresel piyasalarda tedirginlik devam ediyor.

Öncelikle senenin başından bugüne kadar yapılan yanlışlara bakalım.

Ekonomilerin kapanması ancak virüsün tamamen ortadan kalkmasını sağlayacak olsaydı doğru olabilirdi. Ekonomileri farklı zamanlarda ve sürelerde kapatarak gelirlerin zarar görmesine sebep olmak ve virüsün hala devam ediyor olması alınan kapatma kararlarının doğru olmadığını göstermektedir. Evlere kapanmanın ve kesin bir sonuç alamamış olmanın insanların psikolojileri üzerinde de olumsuz etkileri vardır. Sıcak yaz günlerinde maskesiz sokağa çıkma kararı da yerinde değildir. Zaten maske kullanmak son derece zor bir durumken bunu zorlamak insanları kaytarmaya ve duyarsız davranmaya sevk etmektedir, aynı zamanda sokaklarda yürüyen milyonlarca insanın denetlenmesi mümkün değildir. Bunun yerine sadece kapalı mekanlarda ve İstiklal Caddesi gibi çok yoğun birkaç açık alanda zorunlu tutulması ve buna uymayanlara caydırıcı cezalar yazılması çok daha etkili olabilirdi. Hem daha rahat denetlenebilir hem de insanlar zaten kendileri sıkılmadan, daralmadan bu kurala uyarlardı.

Uçakların bütün koltukları satışa açılırken tiyatroların neredeyse onda bir oranında koltuk satabilmesi son derece gereksiz bir uygulamadır. Sadece tiyatroları ve sinemaları kontrol altında tutarak virüsün yayılması önlenemez.

Virüsün yayılma durumu günlük ortalama 1000 vaka ile devam etmesi durumunda okulların açılması da mümkün olmayacaktır. Sonbaharda dönemsel grip salgınının başlaması ile oldukça korkunç bir tablo ortaya çıkabilir.

Sağlık sistemimizin gerçekten söylendiği gibi çok iyi durumda olduğu anlaşılmıştır. Sağlık sistemimiz ve sağlığa verdiğimiz önem Osmanlı döneminden beri yüksek seviyedeydi ve Cumhuriyet ile beraber en çok dikkat ettiğimiz alan olmuştur. Ak Parti hükümetinin de en çok katkı yaptığı alan yine sağlık sistemimizdir. Bu konuda başta hekimler ve diğer sağlık çalışanları olmak üzere, hastaneler ve ekipmanlar konusunda çok iyi durumdayız.

Açıklanan verilerin yanlış olduğu konusu çok konuşuluyor ancak buna katılmıyorum. Günlük vaka ve vefat sayıları çok büyük ihtimalle doğrudur. Bilinenden çok daha fazla vaka var konusu başkadır. Yapılan test miktarı ile yakalanan vaka sayıları doğru orantılıdır, yani ne kadar fazla test o kadar gerçek vaka sayıları yakalanır diyebiliriz.

Koronavirüsün ekonomiler çökerttiği bir gerçektir. Tüm ekonomilerde çok büyük daralmalar ortaya çıkacaktır yıllık olarak. Dünya önemli bir kırılma eşiğinde duruyor aslında. Eğer koronovirüs kendi kendine kısa zamanda yok olmazsa, eğer etkili bir aşı kısa sürede bulunmazsa, sonbaharda bütün ekonomiyi değil belki ama bazı sektörleri tekrar kapatmak gerekecektir. Mesela, turizm yapılamayacaktır. On kişi üstü toplantılar, konserler ve benzeri etkinlikler  yapılamayacaktır. Alanı dar olan restoranlar iş yapamayacaktır.

Dünya ekonomilerin ikinci bir tümden kapanmayı kaldıramayacağı açıktır. Yayılma hızını maske kullandırarak azaltmaya çalışacak ve virüsü mümkün olduğu kadar görmezden gelmeye çalışacaklardır.  Ancak bu durum bütün ülkeler için hemen geçerli olmayacaktır. Mesela vakaların kontrol altına alınamadığı ve alınma ihtimalinin, potansiyelinin olmadığı Brezilya, Meksika, Hindistan gibi ülkelere karşı mücadelede başarılı olan ülkelerin sınırları kapalı kalacaktır. Bu durumun ne kadar süreceği ise yakın gelecekte dünyanın ne kadar değişeceğinin cevabını verecektir.

Başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinin çoğu salgını kontrol altına almış gözüküyor. Rusya’da kısa süre içinde kontol altına alınacak gözüküyor. Abd’de dalgalı bir seyir görünecek gibi ancak Abd dünyada hiç bir ülkenin görmezden gelebileceği bir ülke olmamanın avantajını yaşayacaktır. Çin bu süreçte başından beri çok başarılı gözüküyor, verilerin doğru veya yanlış olduğu başka bir tartışma konusudur. Resmi beyanları aksi ispat edilene kadar doğru kabul etmek zorundayız.

Brezilya, Meksika, Hindistan, Pakistan başta olmak üzere Afrika ve Ortadoğu ülkelerinin çoğunda eğer virüs kendi kendine yok olmazsa ve aşı bulunmazsa kontrolsüz bir biçimde uzun sürecek gibi gözüküyor. Gerçi aşı bulunsa bile bu ülkelerin erişimi yine epey zaman alacaktır.

Eğer aşı uzun süre bulunmazsa, 5 yıl ve daha uzun süre, o zaman bu ülkeler toplumsal bağışıklık konusunda diğerlerinden daha iyi durumda olacaktır ve aşının hiç bulunmaması durumunda bunun avantajını yaşayabilirler.

Ancak önümüzdeki 2 yıllık süre içinde bu ülkelerin ciddi zorluklar yaşayacağı yüksek ihtimaldir çünkü mücadelede başarı kazanmış hiç bir ülke sınırlarını açmayacaktır ve bu durum ticaret gelirlerini önemli oranda değiştirecektir.

Kısacası, sonbaharda yeni ve daha güçlü bir dalganın gelmesi, salgının bir yıldan uzun sürmesi durumunda dünya dengeleri şüphesiz giderecek değişecektir. Bu değişim çok daha korumacı ve içe kapanmacı olarak gelişecektir.

KOVİD 19

Bir koronavirüs türü olan Covid19 isimli mikrop Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıktı ve hızla tüm dünyaya yayıldı. İlk vakalar 27 aralık tarihinde Wuhan’da 3 kişinin ağır pnömoni  tanısı ile hastaneye yatması sonrasında farkedilmiştir. Avrupa’da ilk vaka İtalya’da 20 Şubat tarihinde ortaya çıkmıştır. İran’da ise ilk vaka 19 Şubat tarihinde tespit edilmişti. Türkiye’de ilk vaka 11 mart tarihinde ortaya çıkmıştır. İlk vakaların ortaya çıkış tarihleri resmi makamların tespit ve beyanlarına göre verilmektedir. Bu virüsün ülkelere verilen tarihlerden daha önce girmiş olması, uzun veya kısa bir süre belirti vermeyen kişilerde taşıyıcı olarak bulunmuş ve hızla toplum içinde yayılmış olması ihtimaller dahilindedir.

Virüs ile ilgili tespitler aşağıdaki gibidir.

  • 60 yaş üstünde ve kronik hastalıkları bulunan kişileri daha çok etkilemektedir. 30 yaş altında ciddi seyreden vaka sayısı son derece azdır.
  • Bulaşıcı özelliği son derece yüksektir. Öldürücülüğü yüksek olmamasına rağmen yüksek bulaşma oranı yüzünden ülkelerin sağlık sistemlerinin çökmesine sebep vererek ağır hastalarla yeterince ilgilenememe durumu yaratmaktadır. Bulaşıcı özelliği bu kadar yüksek olmasa izolasyon yapmaya gerek kalmayabilirdi diyebiliriz.
  • Virüse karşı insanların bağışıklık sistemlerinin güçlü olması fark yaratmaktadır ancak daha da önemlisi ilk temasta alınan virüs yoğunluğudur. Yani bağışıklık sistemi güçlü veya zayıf olsun eğer bir kişiden direkt yüzüne hapşırmak veya öksürmek gibi yollar ile yoğun mikrop alınmazsa, eğer kapı kolundan veya dolaylı yollardan bir kutu üzerinden az miktarda mikrop alınırsa insanların bağışıklık sistemi buna hemen müdahale edecek ve az miktarda olduğu için gerekli antikorları üreterek bir anlamda kendi kendine aşılanmış olacaktır. Bu sebeple ellerin yıkanması ve sosyal mesafe son derece önemlidir.
  • Virüs ile ilgili vaka sayıları pik yaptıktan sonra azalmaya başlayacaktır ancak ikinci ve üçüncü dalgalar gerebilir. Virüsün tamamen ortadan yok olması zor gözükmektedir. Etkili bir ilaç veya aşının bulunması zorunludur.

Virüs ile ilgili komplo teorileri dahil nasıl çıktığı ile ilgili tespitler aşağıdaki gibidir.

  • Virüsler üzerine çalışılan bir laboratuvardan farkına varılmadan sızmış, kaçmış olabilir.
  • Abd dünyanın en büyük gücü olarak küresel sistemi değiştirmek üzere tasarlamış ve yaymıştır ancak bu olasılık doğru olsa bugün itibarıyla en çok zararı gören ülke kendisi olmazdı diyebiliriz.
  • Virüs Çin’de çıkmış olmasına rağmen bugün itibarıyla Çin’de durmuş ancak dünyanın geri kalan her yerinde yayılmaya devam etmektedir. Bu durum başlı başına son derece ilginçtir. Çin çok sıkı ve sert tedbirler almıştır ancak yine de virüsün tamamen durması ve diğer her yerde sürekli olarak yayılması dikkat çeken bir konudur. Yani bu virüsü Abd gibi Çin’de çıkarmış olabilir.
  • Virüs tamamen doğal süreç içinde ortaya çıkmıştır. Tarihte buna benzer veba, kolera, verem, İspanyol gribi gibi salgınlar vardır.

Virüsün sebep olacağı ekonomik etkiler ile ilgili tespitler aşağıdaki gibidir.

  • Trump ve Merkel gibi liderlere göre ikinci dünya savaşından beri görülen en büyük felakettir. Dünya ciddi bir resesyona girebilir.
  • İkinci dünya savaşından beri görülmemiş bir işsizlik yükselişi olacaktır ve hızla düzelmeyecektir.
  • Abd en geç nisan ayının sonunda ülkeyi açacaktır çünkü sağlık sistemi Abd’nin en zayıf noktasıdır ve ülkeyi kapatarak izole ederek bir çare üretememektedir. Trump’ın dediği gibi ekonomik sonuçları virüsün kendisinden daha zarar verici olabilir.
  • Türkiye’nin para basması ve IMF’ye gitmesi dışında yapabileceği tek yol halktan yardım toplamaktır ve bunu yapmaktadır. Sokağa çıkma yasağı veya resmi tatil gibi tam kapanma konumunu yapması ekonomiyi durdurma lüksü olmadığı için zordur ancak çok yüksek artışlar olursa, kontrolden çıkarsa uygulayacaktır. Türkiye gibi ülkelerin bir yandan yapabilecekleri en üst kapanmayı sağlayarak diğer yandan üretmeye ve çalışmaya devam etmesi zorunlu gözükmektedir.
  • Etkili bir aşının veya ilacıın bulunması ile beraber finansal piyasalar çok hızlı bir biçimde toparlanabilir çünkü piyasalarda çok fazla miktarda sıcak para olacaktır. Bu durum finansal piyasalarda kısa sürede balon yapabilir.

Virüsün siyasal sonuçları ile ilgili tespitler aşağıda gibidir.

  • Avrupa Birliği’nin dağılma ihtimali son derece yüksektir. AB ülkelerinin birbirlerine destek olmadılkları, olamadıkları veya olmak istemedikleri açık bir biçimde görülmüştür.
  • Abd içinde pek çok tartışma yaşanacaktır, sağlık sistemi yeni baştan düzenlenecektir. Trump’ın seçimi kazanma şansı son derece azalmıştır.
  • Çin, pandemi sonrasında bir tür ekonomik ambargo ile karşılaşabilir. Hiç bir ülke artık üretimini Çin’de yaptırmak istemeyecektir.
  • Ülkeler temel ihtiyaçlarının hepsini kendi sınırları içinde üretmeye başlayacaklardır.
  • Türkiye’de geç gelmesine rağmen vaka sayıları kontrolden çıkarsa ve ekonomik sonuçları çok ağır olursa pek çok değişim yaşanabilir.

Kişisel görüşlerim aşağıdaki gibidir.

  • Temizliğimize son derece dikkat etmeliyiz ve virüs ile temas edeceksek en az miktarda almalıyız.
  • Virüs çok büyük ihtimalle doğal süreci içinde mutasyona uğrayarak ortaya çıkmıştır. Bu ilk değildir son olmayacaktır. Ancak komplo teorilerinin ortaya koyduğu diğer ihtimaller de sıfıra yakın olsa bile sıfır değildir.
  • Çin’de virüsün kontrol altına alınmış olması ve diğer hiç bir ülkede alınamaması çok ilginç gelmektedir ve rasyonel bir açıklama bulunmamaktadır. Sıkı ve sert tedbirler yeterli bir açıklama değildir çünkü diğer ülkelerin tamamı aptal mıdır aynı önlemleri uygulayamamaktadır?
  • Trump’ın seçimleri kazanamama ihtimali son derece yüksektir çünkü olayı çok hafife almış, adeta dalga geçmiştir ve kontrolden çıkmasına sebep olmuştur.
  • Avrupa Birliği çok büyük ihtimalle dağılacaktır veya küçülecektir. İspanya ve İtalya çıkabilir ve hatta Türkiye ile çok daha yakın ittifaklar yapabilirler.
  • Türkiye bu durumu az vefat sayısı ile ve iyi olan sağlık sisteminin çökmemesini sağlayarak atlatırsa büyük itibar kazanabilir ve güçlenerek yoluna devam eder ancak tam tersi olursa Trump’ın durumuna benzer durumlar ortaya çıkabilir. Geç gelmesine rağmen önlem alınmadı gibi pek çok eleştiriler yapılabilir.
  • Ekonomik souçları çok ağır ve zor olacaktır. Virüs öncesi duruma gelmesi en az 2 yıl sürecektir.

BARIŞ PINARI HAREKATI

  1. Bölüm (Erdoğan ile Pence görüşmesinden önce yazılmıştır)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu 1923 yılından beri ayrılıkçı hareketler ile mücadele etmektedir. Devletin kuruluş aşamasında ilan ettiği misakı milli sınırları günümüzde Irak sınırları içinde kalan Musul ve Kerkük şehirlerini de kapsıyordu, ancak stratejik açıdan çok önemli olan bu şehirleri tarafımıza bırakmamak için İngiltere, Diyarbakır bölgesinde yaşayan Şeyh Sait isimli Kürt kökenli vatandaşı ve beraberindekileri isyana yönlendirerek ayrılıkçı hareketlerin fitilini ateşlemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan Şeyh Sait ayaklanması ve Ağrı bölgesindeki çatışmaları Tunceli olayları takip etmiştir.  1980 askeri darbesi sonrasında PKK terör örgütü ilk silahlı saldırılarını yapmaya başlamış ve liderleri Öcalanın 1999 yılında yakalanıp cevaevine atılmasına kadar aralıksız saldırılarını sürdürmüştür. 2002 yılında gelen AK Parti iktidarı ile açılım süreci denilen sözde Kürt sorununun çözülmesi görüşmeleri başlatılmıştır. Bu görüşmelerin içeriği günümüzde hala tam olarak bilinmemektedir. Ancak 2015 yılında Ak Parti’nin tek başına iktidarını kaybetmesinden sonra MHP’nin de desteği ile terör örgütünün üstüne gidilmeye başlanmıştır. 2015 yılından itibaren daha önce yapılmadığı kadar büyük operasyonlar ile yurt içinde ve şimdi günümüzde sınır dışında teröre büyük darbeler indirilmiştir ve indirilmeye devam edilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti bağımsız ve egemen bir devlettir. PKK terör örgütünün sözde Kürdistan haritası içinde gösterdiği Güneydoğu bölgemizi hendek operasyonları sırasında yaklaşık 1000 şehit vererek bir kez daha egemenliği altına almış, konumunu tartışmasız teyit etmiştir. Hendek operasyonları PKK’nın Türk şehirlerini işgal etme amacını engellemiştir.  

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ABD ve Avrupa’nın emperyalist saldırıları altındadır. 1915 yılında dönemin süper gücü olan İngiltere’yi Çanakkale savaşlarında mağlup eden Türkler hemen sonrasında 1922 yılında İngiltere destekli Yunanlıları İzmir’den denize dökmüş ve topraklarındaki işgale son vermiştir. 1945 yılında sona eren 2. Dünya savaşından sonra dünyanın yeni süper gücü haline gelen ABD, Türkiye’nin gelişmesini engelleme, kısıtlama ve zayıflatma görevini İngiltere’den devralmıştır.

2. Dünya savaşından sonra dünyanın bir başka büyük gücü haline gelen Kuzey komşumuz olan Rusya’nın Akdenize ulaşma emelleri korkusu bahanesi ile Nato ittifakına giren Türkiye tüm devlet reflekslerini ABD’nin kontrolüne bırakmıştır.  

Akdeniz’in en stratejik öneme sahip olan Kıbrıs adasına 1974 yılında yaptığımız askeri harekat sonrasında ekonomimize ağır yaptırımlar uygulamış ve gerçekten ülkemizin zor zamanlar geçirmesine sebep olmuştur. Bunun bedelini bir anlamda 1980 askeri darbesi ve sonrasında dayatılan neo liberal politikalar ve PKK terör örgütü ile ödetmeye çalışmıştır. Bir ölçüde başarılı olan ABD, 1991 yılında Rusya’da yaşanan rejim değişikliğini fırsat bilerek Ortadoğu’yu baştan aşağıya yeniden şekillendirecek olan BOP projesini devreye sokmuştur.

BOP projesinin ana amacının Ortadoğu’da İsrail devletine destek olarak ve direkt ABD ile İsrail’e bağlı bir Kürdistan devleti kurdurmak olduğu bugün herkes tarafından bilinmektedir. ABD’nin bu kendisine göre çok önemli projesi Rusya’nın ve İran’ın etkili karşı müdahaleleri ile planlandığı gibi yürümemiştir. Ak Parti iktidarının ABD destekli Fettullahçı terör örgütü ile olan ortaklığının bozulmasının ardından uygulamaya başladığı milli politikalar sayesinde Rusya ile yakınlaşması ve Türk Ordusu’nu etkin ve gerektiği gibi kullanmaya başlayabilmesi ile BOP projesi mağlup edilmiştir.

Bugün yapılmakta olan Barış Pınarı Harekatı son derece önemlidir, gereklidir ve yerindedir. Hiç bir ülke sınırının tam dibinde kendi ülkesini bölmeyi ve toprak kapmayı amaçlayan silahlı bir örgütlenmeye izin vermez.  

Kürtler de Özbekler, Tacikler, Kırgızlar, Kazaklar, Azerbaycan Türkleri gibi Turanidirler. Yani Türklük mefkuresine sahiptirler. Batı emperyalizminin 100 yıllık aralıksız propagandası ve Türkiye’nin bu propaganda karşısında zayıf kalması sonucunda bugün Kürt etnik topluluğunun önemli bir bölümü kendisini ayrı bir ırk olarak tanımlamaktadır ve silahlı mücadele ile Türkiye’ye karşı sonuç alabileceklerini sanmaktadırlar. İlginç ve tuhaf olan, kurmayı istedikleri Kürdistan’ın bağımsız olacağını savunmalarıdır. ABD ve İsrail tarafından kurdurulmak istenen bir devletin nasıl bağımsız olabileceğini tartışmaya bile gerek duymuyorum.

Bugün Ak Parti’nin dış politikaları yerindedir ve doğrudur. Cumhuriyetin kuruluş değerlerine, Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına dönüş yaparak ülkemizi çok daha parlak bir geleceğe taşıyabileceklerini anlamış gözüküyorlar. Osmanlı İmparatorluğu zamanında bile Araplarla bir sürü sorun yaşadığımızı göz ardı etmek ahmakçadır. Araplar hiç bir zaman tarih boyunca Türk egemenliğini seve seve kabul etmemişlerdir. Mısır’ın kaç kez isyan ettiğini okumak yeterli olacaktır. Kudüs ve Medine savaşlarında Osmanlı’ya asker vermemeleri ve Türkleri dünya savaşında yalnız bıraktıkları unutulmamalıdır.

Günümüzde ABD’nin karşısında Çin gibi dev bir rakip (sorun) bulunmaktadır. Ortadoğu bölgesinde Rusya gibi büyük bir askeri ve siyasi güç ile yine Türkiye ve İran gibi binlerce yıllık devlet geleneği olan çok büyük ve önemli iki tarihsel güç bulunmaktadır. Bu bölgede bu 3 önemli gücün istemediği hiç bir senaryo gerçekleştirilemez. ABD bir yanda Çin ile uğraşırken ve hatta AB ile rekabet ederken diğer yandan 3 büyük güç ile mücadele edemez. Dolayısıyla ABD’nin bölgeden çekilmekten başka bir seçeneği yoktur. ABD’nin bölgedeki müttefikleri Mısır ve Suudi Arabistan ikisi birden bırakın Türkiye’yi bir İran bile yapmazlar. İsrail’i saymaya gerek bile yok çünkü zaten İsrail demek ABD demektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 6 Türk Devleti ile Türk Konseyine katılması çok önemlidir. Türk Birliği kurmak hiç daha önce bu kadar yakın olmamıştı.

Türk Ordusu beyan edildiği gibi Kuzey Suriye’de 30km derinliğinde güvenli bölgeyi kuracaktır, bunu engelleyebilecek bir güç gözükmemektedir. Elbette Rusya, İran ve Suriye ile görüşerek ilerlenecektir. Bu 3 ülke Türkiye’yi bu konuda destekleyeceklerdir. Unutulmamalıdır ki, ABD Türkiye sayesinde bölgeden çekilmiştir, tamamen çekilecektir.

Türkiye tarihte defalarca görüldüğü gibi dünya üzerinde oyun değiştirici bir güçtür.

  •  Bölüm (Erdoğan ile Pence görüşmesinden sonra devam edilmiştir)

Sn. Erdoğan ile Pence’in görüşmesi sonucunda bir anlaşmaya varıldığı açıklandı ve 13 maddelik bir bildiri ile anlaşmanın içeriği yayınlandı. Bu maddelerde güvenli bölgenin nerede başlayıp nerede biteceği ile ilgili herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Gerçek bir anlaşmada misal, “Tel Abyad ie Kamışlı arasındaki bölge veya Ayn El Arab ile Irak sınırı arasındaki bölge” gibi net bir ibare olması gerekmektedir. Böyle bir net tutumun olmaması güvenli bölgenin sınırlarının bütün taraflar tarafından kendi çıkarlarına göre sağa sola çekiştirileceği bellidir.

Eğer beyan edilen 120 saat içinde Türkiye’nin en baştan hedeflemiş olduğu gibi Tel Abyad ile Irak sınırına kadar olan bölgede 30km derinliğe kadar bütün terör unsurları ağır silahlarını alarak ve tahkimatı imha ederek çekilirlerse ve sonrasında başta ABD olmak üzere bütün koalisyon ülkelerinin de yardımı ile bu bölgeye yeni binalar inşa edilerek en az 2 milyon Suriyeli göçmenin yerleşmesi sağlanırsa işte o zaman Türkiye’nin bu anlaşmadan zaferle çıktığını söyleyebiliriz. Ancak böyle bir kazanımın elde edilmesinin çok zor olduğu gözükmektedir.

Birinci bölümün sonunda belirtildiği gibi harekat sürecinin en başından beri Rusya, İran ve Suriye ile görüşerek yürütüldüğünü varsaymıştık çünkü aksi durumda böyle bir harekata girmek son derece anlamsız ve yanlış olacaktı. Ancak Rusya ile Suriye’nin köşe kapmaca oynar gibi ABD’den boşalan Mümbiç ve Kobani’ye anında girmesi dengeleri değiştirmiş olabilir ve bunun sonucunda Sn. Erdoğan; ABD’nin planını kabul etmek zorunda kalmış olabilir.

ABD bu anlaşma ile yeniden oyalama yoluna girebilir ve bu defa harekatın sıcaklığını ve ivmesini yitirdiğimiz için aynı etkide devamını sağlayamayabiliriz yani aralıksız devam etmesine göre görece daha az yarar elde edebiliriz. Ypg kendisinin ABD tarafından korunup kollandığını gördüğü  için veya başta bir deyişle ABD tarafından satılmadığını gördüğü için moral kazanacaktır.

Anlaşmanın bu hali ile uygulanması durumunda ise teröristler ağır silahları ile 30km güneye inecekler ve orada güçlenmeye ve eğitimlerine devam edeceklerdir. Çekilmiş oldukları ilçelerde ise yine kendi adamları silahsız olarak otoritelerini devam ettireceklerdir. Yani teröristlerin çekilmiş olacakları ilçelerin yönetimi TSK’da olmayacaktır. Bu durumda teröristlerin çekilmelerinin bile bir anlamı yoktur.

Uzun sözün kısası, güvenli bölgenin nereyi kapsadığı net olarak ortaya konmalıdır ve mutlaka bölgeye en az 2 milyon Suriyeli göçmen pek çok ülkenin maddi desteği ile yapılacak olan konutlara yerleştirilmelidir. Bu gerçekleştirilmezse veya bu yolda ilerlenemezse bu anlaşmanın başarılı olduğunu söylemek pek inandırıcı olmayacaktır.

Ek olarak Putin ile yapılacak görüşme çok önem taşımaktadır çünkü eğer Mümbiç ve Kobani’ye girmemiş olsalar dengelerin farklı oluşacağını ve ABD ile bir anlaşmaya ihtiyaç duymayacağımızı düşünebiliriz.

Son söz olarak şunu da belirtelim, eğer bu anlaşma bizim lehimize tam olarak uygulanmazsa bu yazının ilk bölümünde vurguladığımız Türk Konseyi işbirliği ve bu bölgede Türkiye, Rusya, İran’ın ortak hareketi ile istemediği hiçbir proje yürümez lafları havada kalacak, etkisini ve geçerliliğini yitirecektir.

Devletler ve Şirketler

Beyliklerden şehir devletlerine, oradan imparatorluklara ve nihayetinde günümüzde ulus devletlere. Toprak ağalarından yerel tüccarlara, esnaf birliklerine, limited şirketlere ve günümüzde çok uluslu, çok ortaklı dev şirketlere.

1980 sonrası hızla yükselmeye geçen neo liberalizm 2. dünya savaşı sonrası kapitalizmin tam gaz ivmelenmiş haliydi. Küreselleşme kavramı ile toplumlara benimsetilen, pazarlama, reklam ve halkla ilişkiler yöntemleri ile sürdürülen bu sistem 2000 li yıllara gelindiğinde uluslararası dev şirketler yaratmıştı.

Kapitalist sistemi iyi niyetle savunanlar sistemin en temel teorilerinden biri olan sermayenin tabana yayılmasına inanıyorlardı. Bu inanca göre sermaye belli kişi ve grupların elinde biriktikten sonra hisse senetleri ve benzer ürünler sayesinde toplumun her kesimine yayılacaktı. Elde edilen vergi gelirleri yine toplum için harcanacak ve çok güzel bir yaşam kurulabilecekti. Günümüzde ise bu düşüncenin henüz gerçekleşmediği ve hiç bir zaman gerçekleşemeyeceği görülmeye başlandı. Yine kapitalist sistemin rekabete dayalı anlayışı sebebiyle dayattığı kar maksimizasyonu yöntemi şirketlerin elde ettiği karın bırakın topluma yayılmasına kendi şirket çalışanlarına bile dağıtılmasına izin vermemektedir. Bu anlayış bir şirketin maliyetlerini çalışanlarının maaşlarını minimize etmek pahasına bile olsa en aza indirerek karını en yükseğe çıkarmak ve uluslararası piyasalarda diğer şirketler ile daha güçlü rekabet etme fikri üzerine kurulmuştur. Bu anlayış milyar dolarlık ciro yapan dev şirketlerin üst yönetimi ve hissedarları dışında kimsenin mutlu olmamasına sebep vermektedir.

Dev şirketler toplumun tepkisini çekmemek ve kamuoyuna şirin gözükmek için proje yarışmaları açıyorlar, göstermelik istihdam yaratıyorlar, “startup” tabir edilen yeni kurulmuş şirketleri sözde destekliyorlar, sponsor oluyorlar, üniversitelerde iş dünyasında nasıl başarılı olunur isimli konferanslar vererek yeni mezun olacak gençlere ümit aşılıyorlar. Çok çalışırsan bir gün seninde olur aşısını her yeni mezun olacak gence yapıyorlar. Okulunu bitirdikten sonra asgari maaşla iş bulan bir genç çok mutlu oluyor, artık en azından kredi kartına taksit yaparak ve hayatı boyunca borçlu kalarak temel ihtiyaçlarını alabileceğine çok seviniyor.

Günümüz kapitalist sisteminin dev şirketler üzerinden devam eden rekabetine artık devletlerinde karışmaya başladığını gözlemliyoruz ve bu durumun artarak devam edeceğini ve önümüzdeki 50 yıllık dönemi şekillendireceğini tahmin ediyoruz.

2. dünya savaşının galibi olan ABD yeni dünya düzeninin kural koyucusu olarak ortaya çıkarken dünyaya ne satabileceğini düşündü. Dünya savaşını kazanmasını sağlayan atom bombası üzerinden ilerleyen ABD, en güçlü olduğu alanın silah sanayisi olabileceğine karar verdi ve bütün enerjisini silah üretimine ayırarak günümüzde hala alanında dünyanın en büyükleri olan dev şirketler kurdu. Elbette bu kadar üretim yapan şirketlerin ürünlerine satabilecekleri Pazar her zaman varolmalıydı. Önce dünyayı büyük ve korkunç bir nükleer savaş üzerinden korkutarak ve kutuplara bölerek ürünlerini satmayı başardı sonra tavşana kaç tazıya tut diyerek bölgesel devletler arasında bu satışlarını pekiştirdi. Nihayetinde demokrasi getireceğim vaadiyle günümüzde satışlarına devam etmektedir. Ürettiği silahları aralıksız satmayı başaran ABD aynı zamanda petrol üzerinden de elde ettiği gelirleri kurduğu finans piyasası türev ürünleri ve eşsiz kredi mekanizmaları ile az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere aktararak dünyanın büyük bölümünü ekonomik alanda tabiri caizse esir aldı.

Dünya savaşından sonra ABD karşıtı grupta yer alan ve sessiz sedasız gelişmeye başlayan tarım ülkesi Çin, ABD’nin kendi kurallarına göre geliştirmiş olduğu kapitalist sistemin ucuz iş gücü fikrine göre ABD’nin teknoloji devi şirketlerinin kendi topraklarında yatırım yapmasını sağladı. Öncelerinde bu dev şirketlerinde işine gelen ucuz iş gücü aslında arka planda Çin Devleti’ne teknoloji transfer ediyordu. Günümüzde Çin Devleti ABD şirketlerinden elde ettiği teknoloji ile bazı alanlarda yine ABD şirketlerine kafa tutmaktadır. Çin’in bu başarısının arkasında devletin özel şirketlerine ortak olması önemli bir etkendir.

Günümüzde Çin dünya markaları yaratmaya başlarken devlet eli ile özel sektörünün önemli markalarını tek bir merkezden yönetmektedir. ABD Başkanı kendi markalarına artık kendi topraklarına dönmeleri çağrısında bulunmaktadır ancak oldukça geç kalmış gözüküyor.

Çin, coğrafi olarak ABD’nin hemen altında bulunan Brezilya ve Arjantin gibi ülkeleri ticari olarak çelik ve benzeri hammaddeler üzerinden desteklemektedir. Almanya ise Çin ile her geçen gün ticari alışverişini çoğaltmaktadır.

Her gün her alanda pek çok değişimin aralıksız yaşandığı günümüz dünyasında dev şirketlerin kendi devletleri ile ortak olarak küresel rekabetin yükseleceği bir dönemin başındayız gibi gözüküyor.

31 Mart 2019 Yerel Seçimler

Seçimlerden sonra ortaya çıkan sonuçlar endişe vermektedir. 1994 yılında yapılan yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara belediyelerini kazanan AK Parti 25 yıl ülkenin en önemli iki şehrini yönettikten sonra yerini CHP’ye bırakıyor. Daha doğrusu Ankara’da bıraktı ama İstanbul’da bırakmamak için mücadeleye devam ediyor.

İstanbul seçimlerinde CHP adayı Sn. İmamoğlu’nun 20 bin civarı fark ile seçimi kazandığının belli olmasından sonra AK Parti’nin sonu gelmez itiraz süreci başlamış oldu. Bugüne kadar yapılmış olan, 16 Nisan Referandum’u ve 24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin itirazlarını kabul etmeyen ve oyları tekrar saydırmayan veya iptalini görüşmeyen YSK, 31 Mart seçimlerinde AK Parti’nin her itirazını kabul etmektedir.

Seçimin üzerinden 12 gün geçmiş olmasına rağmen ve yapılan yeniden değerlendirmeler ile Sn. İmamoğlu’nun rakibine olan farkı 13 bin oy seviyesine gelmesine rağmen hala mazbatayı vermeyen YSK çeşitli siyasi baskılar ile karşı karşıya kalmaktadır şüphesine yol açmaktadır.

İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder fikrinden hareketle İstanbul’u bırakmamak veya deyim yerindeyse yeniden kazanmak için her yolu deneyen AK Parti vatandaşlarda demokrasi rafa mı kalkıyor endişesine sebep olmaktadır.  25 yıl aralıksız İstanbul’u yöneten Ak Parti 5 yıl CHP yönetsin bir görelim bakalım neler yapıyor diyememektedir.  Bu yaklaşımı gösterememesi beraberinde pek çok şüpheyi getirirken Türkiye’yi dünyanın gözünde itibarsızlaştırmaktadır.

Diğer taraftan pek çok kamuoyu otoritesinden ve aydın kesimden Sn. İmamoğlu’nun da bir proje olabileceği ve FETÖ’nün bir uzantısı olduğu ve hatta CIA’nın direkt müdahalesi olabileceği yönünde uyarılar gelmektedir. Bütün bu uyarılara rağmen Ak Parti’nin geçmişine baktığımız zaman uzun süre zaten FETÖ ile tam ortak olduğu ve BOP projesinin bir ürünü olduğu yönünde iddialar bulunmaktadır. 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra FETÖ ile tamamen yollarını ayırdığını düşündüğümüz Ak Parti, geçen süre içinde FETÖ ile temasta olan pek çok kişi ile iletişimini sürdürdüğü görülmektedir. FETÖ ile mücadelesinde güven ve samimiyet vermeyen Ak Parti varken CHP’nin adayının bir proje olduğu iddiaları önemsiz kalmaktadır. Vatandaşlarda zaten uzun süre FETÖ ile ortaklık yapmış ve hala kopamamış olduğu iddia edilen Ak Parti varken neden varsayımsal olarak irtibatta olduğu söylenen CHP’yi desteklemeyelim, neden kan değişimi, zihniyet değişimi olmasın fikri gelişebilir.

Demokratik bir ülke ve devlet için hukukun üstünlüğü ilkesi vazgeçilmezdir. Hukukun bütün siyasi liderler dahil vatandaşların hepsi için eşit çalışması son derece önemlidir. İktidarı veya sermayeyi elinde tutan azınlık güçlü sınıf için hukuku ayrıcalıklı çalıştırırsak hiçbir makam ve mevki meşru olmayacaktır.

Gelecek nesillere ahlaklı, dürüst, verimli ve zengin bir ülke bırakmak istiyorsak öncelikle hukuku koruyacağız.

Ak Parti’nin önünde fazla seçenek bulunmamaktadır. İstanbul’u net delillere dayandırmadan sadece YSK’ya baskı yaparak masa başında almak veya seçimi tekrar ettirerek yeniden seçim yaptırtmak ülkeye büyük itibar ve maddi kayıp getirecektir. Geçmişe doğru yapılmış ve Ak Parti lehine sonuçlanmış olan bütün seçimleri de tartışmaya açacaktır. Cumhur ittifakı ile %52 civarında oy alarak ülkenin yönetiminde güvenoyunu  tescillemiş olan Ak Parti, bu gücünü de kaybedecektir. Ülke kendisini sonu gelmez bir karmaşanın içinde bulabilir.

Ak Parti, İstanbul seçimlerini baskı veya benzeri bir yöntem ile tekrarlatmaz ise ve sandıktan çıkan sonuca saygı duyarak CHP’nin adayı mazbatayı alırsa güzel günler çok uzak sayılmayabilir. Bu durumda ülke yönetiminde Ak Parti ve kadroları olurken, en önemli ve en büyük iki şehirde CHP kadroları olacaktır. İki önemli parti birbirini denetlerken, iki partinin ittifak yaptıkları kesimler de kendilerine temsil imkanı sağlayacaklardır.

Aklıselimin galip gelmesini ve ülkemiz için en hayırlı senaryonun gerçekleşmesini temenni ediyoruz.

Her zaman dürüstlük, çalışkanlık, üretkenlik ve ahlak kazansın diyoruz.

16 Nisan Referandumu’na Doğru

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan bu yana en önemli halk oylamasına hazırlanıyor. 16 Nisan tarihinde yapılacak olan halk oylamasında evet veya hayır oyları ile yeni sistem değişikliğini kabul veya ret edecek.

Halkın temsilcisi kabul edilen milletvekillerinin oluşturduğu meclisin ortak karar alması sisteminden tek adamın karar alabileceği başkanlık sistemine geçişi oyluyor olacak. Tek bir kişinin devleti yöneten bütün yetkilere sahip olacağı bu sisteme şu anki hükümete sahip olan AKP, Cumhurbaşkanlığı Sistemi adını veriyor. Netice de verilen isimler elbette önemli değildir, önemli olan halka dayalı bir sistemden tek adama dayalı bir sisteme geçecek olduğumuz ihtimalidir.

Günümüzde dünyanın demokrasi ve ekonomi açısından en gelişmiş ülkelerine baktığımız zaman çoğunun meclis sistemi ile yönetildiği görmekteyiz. Sadece ABD başkanlık sistemi ile yönetilmektedir ancak bilindiği gibi ABD pek çok federasyondan oluşan birleşik bir devlettir ve başkanlık ancak bu tip yapılar için uygundur. Diğer taraftan dünyanın en geri kalmış Afrika ülkelerine baktığımız zaman başkanlık sistemi ile yönetildiğini görmekteyiz.

Onbeş yıldan beri tek parti hükümeti olarak Türkiye’yi yöneten AKP’nin ve güçlü lideri Sayın Erdoğan’ın neden ısrarla başkanlık istediğini herkesi ikna edecek biçimde anlatamadığı ortadadır. 15 temmuz hain darbe girişiminden sonra acaba devletin beka sorunu var mıdır sorusu ortaya çıktı. Fetöcü hain darbe girişimi Cumhuriyet’in gördüğü en ciddi tehlikeydi ve evet bu darbe girişimi Sayın Erdoğan sayesinde bastırıldı. Erdoğan biraz panik yapıp önce kendi canımı güvenceye alayım dese ve yakın bir Yunan Adası’na veya herhangi başka bir ülkeye kaçsa zaten şu anda fetöcü hainlerin yönetiminde olacaktık. Gerçi tam olarak bilinmez çünkü TSK içinde Atatürk’çü subayların ciddi bir direnişi olduğunu görüyoruz, ayrıca muhalif kesimlerin de büyük bir bölümü bu girişime direnmiştir. Bu sebeple fetöcü hainlerin yönetimi ele geçirmiş olsalar bile uzun süre orada duramayacaklarını söyleyebiliriz.

Türk Milleti hainlere asla geçit vermez.

Dünyanın merkezinde en güzel şehrine sahibiz, 1453 yılından beri hala İstanbul’un elimizde olmasını hazmedemeyen Batı güçlerin Türkiye üzerinde onlarca entrika çevirdiğini herhalde söylememize gerek yok. Türklerin başlatmış olduğu kavimler göçü ile dünya tarihi değişmişti. İstanbul’un fethi ile kavimler göçü taçlandırılmış oldu. Asya bozkırlarında başlayan büyük göç dünyanın merkezinde, en büyük ve en güzel şehrinde son buldu diyebiliriz. Çağ değiştiren bu önemli fetih elbette batılı güçler tarafından hazmedilemedi. Sonrasında yapılan Viyana kuşatmasında Avrupa ancak toparlanabilmişti ve o zamandan günümüze kadar karşı atak içindedir.

Dünyanın gördüğü en kanlı savaşın üzerinden henüz 72 yıl geçti. O dönemi yaşayan insanların bazıları hala hayatta. Saf olmamalıyız, bugün elde ettiğimiz teknolojiyi çıkardığımız zaman insan hala aynı insan ve siyaset aynı siyaset. Hiçbir ülke elde ettiği zenginliği başkası ile paylaşmak istemez. Hiçbir ülke bir başkasının daha güçlü olmasını istemez.

Bugün Suriye güçlerinin İdlip’te kimyasal saldırı yaptığını okuyoruz, masum siviller ve çocuklar vahşice öldürülebiliyor.

Bazı büyük güçlerin Türkiye’yi bölmek istediği son derece açıktır. Hatta Türklüğü ortadan kaldırmak istiyor olmaları şaşırtıcı değildir.

Bin yıl öncesinden bugüne geldiğimiz zaman Türklerin batı ile doğu arasında gerçek bir köprü olduğunu görüyoruz, uzun yıllar Arap dünyasına ve Balkanlara egemenlik kurmak kolay değildir. Asla küçümsenemez. Bugün Türkiye’yi güçsüzleştirmeden Ortadoğu’yu şekillendirmek zordur.

Büyük Orta Doğu projesi son derece başarılı bir biçimde yoluna devam ediyor olabilir mi?

Abd tarafından oluşturulan Bop, Irak işgali ile başlamıştı. Arap baharı darbeleri ve Suriye iç savaşı ile yoluna devam etti. Bugünlerde Türkiye’de bir sistem değişikliği ile sonuçlandırılmak isteniyor olabilir. Türkiye hariç diğer bütün ülkelerde başarıya ulaştığı görülüyor. Geriye sadece son adım olarak Türkiye kalmış olabilir mi?

15 temmuz hain darbe girişiminin karanlık noktaları aydınlatılsaydı veya hiç karanlık nokta olmasaydı, siyasi partiler kanunu iyi niyet ile değiştirilseydi veya bu referandum sepetine değişiklikler eklenseydi, referandum paketinde tek adam sistemini denetleyen daha güçlü etkili mekanizmalar olsaydı ve bu paketi hazırlayan Akp’nin geçmişinde pek çok şaibe olmamış olsaydı ve bu anayasa değişikliği toplumun bütün kesimleri tarafından uzunca tartışıldıktan sonra halk oylamasına sunulsaydı belki büyük farkla kabul görebilirdi ancak bugünkü pek çok şüphe ve karanlık kalmış olaylar altında kabul görmemesi gerekmektedir.

Yüce Türk Milleti sağduyusu ile gerekeni yapacak, en doğru kararı verecektir.

 

 

Ekonomi 2017

Yeni yılda dünya ekonomisini belirleyici kriterlerden en güçlüsü Abd’nin yeni başkanı Trump’ın izleyeceği ekonomi politikaları olacaktır. Trump, başkanlık yarışındayken Fed başkanı Yellen ile çalışmayacağını açıklamıştı. Meksika sınırına duvar örmek, yeni göçmen kabul etmemek, Meksika ve Çin gibi ülkelerde yatırımı olan Abd şirketlerinin üretimlerini artık Abd’de yapmalarına teşvik etmek gibi söylemleri var. Bütün bunları 20 Ocak tarihinde başkanlık koltuğuna oturduktan, yetkileri devraldıktan sonra göreceğiz. Sadece şirketlerin üretimlerinin Abd’ye kaydırılması söylemi bile oldukça iddialıdır, çünkü serbest piyasa kurallarına göre çalışan küresel ekonomide şirketler daha çok kar elde edebileceklerini veya maliyet düşürebileceklerini gördükleri bölgeye istedikleri gibi yatırım yapabilirler. Eğer Trump, örnek olarak Ford şirketinin bütün veya büyük kısım üretimini Abd’ye kaydırırsa Ford’un başka ülkelerde sahip olduğu maliyet avantajının aynısını sunmak zorunda kalacaktır. Pek kolay olmayacağını düşündüğüm bu uygulamalar birkaç şirketin birkaç yatırımı ile sembolik olarak kalacaktır.

Trump’ın bir tüccar olduğunu unutmamalıyız.

Abd, millet temeli üzerine kurulmuş bir ülke değildir. Temel ve basit olarak tüccarlar sınıfı üzerine kurulmuş bir ülkedir. Dünyanın pek çok ülkesinden gelen eskiden zengin ve güçlü olanlar ile zamanla zenginleşmiş ailelerin yönetimindedir.

Baba Bush ile 1989 yılında başlayan yönetim 2016 yılında Trump’ın sürpriz bir biçimde seçilmesi ile son bulmuş gözüküyor. Oğul Bush ile Clinton çocukluk arkadaşıdır ve çok yakınlardır. Obama yönetiminde de eş Clinton’ın yer aldığına ve hemen sonrasında başkanlığa aday olduğuna dikkat ettiğimizde aynı güç odaklarının yönetiminin 2016 yılına kadar devam ettiğini ve daha da devam ettirilmek istendiğini anlamaktayız. Trump’in seçilmesi anket şirketlerine ve görüşleri kamuoyu tarafından kabul görmüş otoritelere göre sürpriz olması başka bir tartışma konusudur. Trump’ın yerleşik Abd yönetim düzeni ile ne kadar uyumlu olacağını zaman gösterecek ancak kendisinin de klasik bir Abd’li tüccar olduğunu göz önüne alırsak uyuşma konusunda bir sorun çıkacağını sanmıyorum.

Trump’ın seçim vaatlerini gerçekleştirdim diyebilmesi için göstermelik birkaç adım atmasından sonra yönetimini ticareti güçlendirmek üzerine geliştirmesini beklemek daha doğru olacaktır. Dünya ticaretinin ve Abd ekonomisinin daha çok güçlenmesini bekleyebiliriz.

Yeni yılda Avrupa Birliği’nde para birliğine ve bankalara dayalı sorunların devam etmesini ön görebiliriz. İtalya başta olmak üzere pek çok AB üyesi para birliğinden şikayetçidir, para birliği eninde sonunda dağılacaktır. AB, bir barış projesi olarak yoluna devam edebilir.

Çin, çok yetenekli devlet başkanları sayesinde kendilerine göre istikrarlı bir biçimde büyümeye devam ediyorlar. Yeni yılda Çin kaynaklı bir ekonomik sorun beklenmemektedir. Yuan güçlenmeye devam edebilir. Rezerv para birimi olabilme özelliğini güçlendirebilir.

Rusya, Putin’in akıllı politikaları sayesinde yeniden dünya üzerinde söz sahibi olduğu dönemlerine geri döndü. Opec üyesi ülkelere destek vererek ve kendisi dahil Opec üyesi olmayan ülkelerinde petrol üretimini kesmesini sağlayarak petrol fiyatlarının 50-Usd fiyat seviyesinin üzerine çıkmasını sağladı. Bilindiği gibi petrol fiyatları Rusya ekonomisine direkt etki etmektedir. Suriye politikasında, yaptığı müdahaleler ile Ortadoğu’da yerini sağlamlaştırdı. Çin ile yakın dostluğa devam etmektedir. Rusya ekonomisinin yeni yılda iyiye doğru gideceğini düşünebiliriz.

Türkiye maalesef tarihinin en yoğun terör saldırıları altındadır. Gelişmekte olan ülkelerin yerel para birimlerinin zaten istikrarlı bir biçimde değer kaybettiği 2016 yılında bir de siyasi makamlar tarafından merkez bankasına yapılan baskılar sebebiyle ve terörün yarattığı güvensizlik ortamı sebebiyle ekonomi bozulmaktadır. Yerel para birimimiz en çok değer kaybeden para birimlerinden olmaktadır. İstanbul’a gelenler açısından son 16 yılın en düşük turist rakamlarına geri çekilmiş durumdayız. Merkez bankasına faiz indirmesi için baskı yapılmaktadır ancak böyle bir güvensiz ortamda faiz eksi seviyelere bile inse kimse gelip yatırım yapmaz.

Yatırımcının öncelikle can ve mal güvencesi, sonra hukuk güvencesi istediğini göz önünde bulundurmalıyız. Bir yatırımcının can, mal ve hukuki güvencesi olmazsa kimsenin yatırım yapmayacağını bilmiyor olamayız. Öncelikle güvenliği sağlamalı ve hukukun tam bağımsız, eşit ve üstün olmasına çaba göstermeliyiz.

Trump, Ortadoğu politikasında değişiklik yaparsa ve Suriye’de bir istikrar sağlanırsa Türkiye’de terör bitebilir. Rusya ile rekabete girerse ve daha da kızıştırırsa yeni yıl bizim için iyi geçmeyebilir ancak Trump’ın istikrar sağlayıcı bir politika izleyeceğini tahmin ediyorum. Bu durumda bizim için başkanlık referandumu yeni yılda en önemli konu olarak öne çıkmaktadır.

Türkiye’nin 2017 yılında nasıl bir yönde ilerleyeceği başkanlık referandum sonuçlarına ve sonuçlara her iki taraftan da gelecek olan tepkilere göre şekillenecektir. Eğer toplumsal bir büyük bölünme ve ayrışma olmazsa terörün de bitmesi ile 2017 hızla ekonominin toparlandığı güzel bir yıl olabilir ancak tam tersi olması durumunda maalesef çok kötü ekonomik verileri görebiliriz.

Türkiye sahip olduğu çok büyük ekonomik büyüme potansiyeline rağmen maalesef çok kötü bir yönetim ile hiç hak etmediği seviyelerle mücadele vermektedir. En kısa sürede milli birlik ve beraberliğin gerçek anlamda sağlanarak ve terör sarmalından çıkarak ülkemizin hak ettiği yüksek gelir düzeyine ulaşmasını temenni ederim.

MHP’de Değişim ve Güncel Siyaset

Geçtiğimiz son bir yıla baktığımız zaman iki tane genel seçim geçirmiş olduğumuzu görüyoruz. 7 haziran 2015 tarihinde yapılan seçimlerde 2002 tarihinden bu yana ilk kez AKP tek başına iktidar olacak çoğunluğu yakalayamamıştı ancak koalisyon kurulamayınca erken seçim kararı alındı ve seçmen yeniden seçimlere gidilmesini, koalisyon kurulmamasını sağlayan MHP’yi cezalandırarak AKP’yi yine tek başına iktidar yaptı.

Bahçeli’nin üst üste defalarca seçim kaybetmesine rağmen hala genel başkanlık koltuğunda oturmaya devam etmesini anlamak mümkün değildir. 548 delegenin olağanüstü kurultay talebiyle imza vermesine rağmen koltuğunu bırakmamak için MHP’yi mahkeme kapılarına düşürmesini anlamak hiç mümkün değildir. Bir insan bu kadar mı koltuk sevdalısı olur. Ülkücü camianın gözünde biraz itibarı kaldıysa onu da kaybetmekten başka bir işe yaramaz son dönemde yaptığı davranışlar. Siyasi partilerde yeni genel başkan seçmek üzere kongre talep etmek en doğal ve doğru demokratik yöntemdir. Buna karşı gelmek zaten başlı başına demokrasiye inanmamaktır. Zaten başbakanlık gibi bir iddiası olmayan Bahçeli’nin hasbelkader başbakan olması durumunda Türkiye’yi nasıl yöneteceğini kimse düşünmek bile istemez sanırım. Büyük ihtimalle Türk Siyaset Tarihi Bahçeli’yi en kötü, en beceriksiz siyasetçilerden bir tanesi olarak yazacaktır. Maalesef AKP’yi desteklemek dışında akıllarda kalan başka hiçbir iş yapmamıştır siyasi hayatı boyunca.

Bugün MHP’de bir değişimin yaşanması kaçınılmaz görülüyor. Hukuk yolu ile bu süreç biraz daha uzatılabilir belki ama engellenemez çünkü bir siyasi partide delegelerin çoğunluğu genel başkanı değiştirmek istiyorsa bunu başaracaktır. Eğer MHP’nin başına Merak Akşener veya Sinan Oğan geçerse AKP’ye giden seçmenlerinin çoğunu geri kazanacaktır. Bu durum CHP’de bir genel başkan değişimini tetikleyebilir yoksa CHP’nin beceriksizliklerinden sıkılan ama başka oy verecek parti olmadığını düşünen seçmen alternatif olarak yeni MHP’ye kayabilir.

MHP’nin yeni genel başkanı birleştirici ve barışçı politikalar izlerse tek başına iktidar olmanın yolunu bile açabilir.

AKP son 14 yıldır Türkiye’yi yönetiyor, bu dönemde elbette önemli ve yararlı işler de yaptılar ancak yeterince yoruldular, yurtiçinde kendi tabanları hariç herkesle, yurtdışında ise neredeyse bütün önemli ülkeler ile kavgalı duruma düştüler. Hakkında söylenen bir sürü yolsuzluk ve teröre destek olma iddiaları da oldukça önemlidir ve sırtlarında büyük bir yük oluşturmaktadır.

Tayyip Erdoğan, müthiş hitabet gücü ve beden dilini çok iyi kullanması sayesinde pek çok vatandaşın gönlünde yer aldı ve büyük sevgi kazandı ancak zaman içinde öfkeli ve kutuplaştırıcı tavırları karşısında net yüzde elli yani seçmenin tam yarısının kendisinden nefret etmesini sağladı. Bugün bulunduğu nokta oldukça ilginçtir. Hala kendisine gönülden bağlı ve çok seven elbette önemli bir seçmen kitlesi vardır ancak bu kabaca yüzde yirmi oranını geçmez oysa karşısında net kendisinden nefret eden yüzde elli oranında bir kitle var. Yani bir başka bakış açısı ile AKP’ye oy vermeyen hemen herkes kendisinden nefret ediyor diyebiliriz ancak oy veren herkes gönülden bağlı veya çok seviyor diyemeyiz.

Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasından sonra parti içinde ortaya çıkan çekişmeler giderek çoğalmaktadır. Bugün Davutoğlu ile aralarında anlaşmazlık olduğu ve Davutoğlu’nun istifasını sunduğu haberleri yapılıyor.

Erdoğan’ın ve AKP’nin son dönemde teröre ve artık terör destekçisi olduğu tartışma götürmeyen HDP’ye karşı almış oldukları tutumlar doğrudur. Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlettir ve bu devletin kanunları vardır. Kimse hukuktan üstün değildir. Bu ülke içinde kimse illegal olarak silahla dolaşamaz, bu ülkenin askerlerine, polisine saldıramaz. Ülkenin kurucu unsurları olan laik ve Atatürkçü aydınlık vatandaşlarının oy desteği ile meclise giren HDP bu fırsatı avanakça harcamış durumdadır. Ülkenin meclisinde başka milletvekillerine saldırmak, terör örgütü lideri lehine marşlar söylemek, sloganlar atmak kabul edilemez. Demirtaş’ın, hendek ve barikatları savunması, dokunulmazlıklarının kaldırılması durumunda yargılanmayı kabul etmeyecekleri ve gerekirse kendi meclislerini kurabilecekleri açıklamaları hayretle izlenmektedir. Bu dediklerinin hiçbirisi aklı başında herhangi bir vatandaş tarafından kabul görmez.  Vatandaşı olduğu ülkenin hukukunu tanımayacağını açıklayan ve ülkenin meclisine alternatif bir meclis kurabiliriz diyen kişi açıkça teröristtir ve yargılanmalıdır.

Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda CHP yine ters köşeye düştü. Belki de meclisin en efendi, en dürüst adamı olan Kılıçdaroğlu hakkında ellinin üzerinde fezleke var ama yolsuzluk yaptıkları şüphe götürmeyen dört bakan mecliste AKP çoğunluğu sayesinde yüce divana gitmekten kurtuldu.

Bundan sonraki süreçte siyaseten kaderini MHP’nin değişim süreci belirleyecek gibi görülüyor. MHP’de yaşanan olumlu bir değişim CHP’de değişimin önüne açabilir veya MHP’nin AKP’ye alternatif olmasını sağlayabilir. Terörle mücadele konusunda bu saatten sonra geri adım atılabileceğini sanmıyorum. PKK’nın üzerine pes edene kadar gidilecektir. HDP ise tamamen yeniden yapılanmak zorunda ya da feshedilebilir.

Siyasette her parti bir diğerini acımasızca eleştirebilir. HDP, açıkça özerkliği ve hatta bağımsız bir Kürdistan’ı tartışmaya açabilir ancak bunların hepsi meclis çatışı altında belli bir üslup ile yapılmalıdır. Silahlı eylemlerde bulunanlara, ülkenin hukukunu tanımayanlara en ağır karşılığın verilmesi önemlidir. Aynı bakış açısı yolsuzluk iddiaları için de geçerlidir. Hakkında herhangi bir yolsuzluk iddiası bulunan birisi derhal mahkeme önünde aklanmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlüdür, bin yıllık devlet geleneğine sahip bürokrasisi ve kadroları vardır. Bu kadroları yönetmesi için seçtiğimiz siyasetçilerin daha kaliteli ve daha becerikli olması gerekiyor.

Bu yazının yazılmasından bir gün sonra Davutoğlu’nun Başbakanlıktan ve Genel Başkanlıktan ayrılacağı açıklaması geldi ve MHP’de yaşanacak olan değişim çok daha fazla önem kazandı.