Suriye

İç savaşın başlamasından kısa süre sonra Türkiye’ye ilk göç dalgası geldiğinde Suriye’ye girerek sınırımızın biraz ötesinde göç edenleri karşılamış olsak ve orada bir tampon bölge kurmuş olsaydık dünyada hiçbir devlet olumsuz tepki gösteremezdi. Henüz İşid gibi terör örgütleri sınırımıza kadar gelmiş olmadıkları hatta isimleri bile bilinmediği için kendi sınırımızın hemen ilerisinde güvenliği çok rahat sağlayabilirdik. Bunu yapmamış olmamızın tek sebebi korkunun getirdiği basiretsizliktir.

Bir iç savaştan ve katliamdan kaçan yüz binlerce insana sırtımızı dönmemiz ve onları kaderleri olan ölüme terk etmemiz beklenemez ancak kendi ülkemizin iç güvenliğini tehdit edebilecek bir yabancı göç dalgasını kendi sınırlarımız içinde kabul etmemiz de beklenmemeliydi. Bu durum insani yardım kavramı ile çok iyi anlatılabilir ve mecburen sınır ötemize geçerek bir tampon bölge oluşturmamızı meşru kılabilirdi.

Bugün geldiğimiz noktada küçük bir bölümü hariç neredeyse bütün sınır bölgemiz PKK’nın bir uzantısı olan YPG’nin yani kendi deyimleri ile Irak ve Suriye Kürdistanı’nın eline geçmiştir. Geriye kalan küçük kısımda ise İşid terör örgütü yaymış olduğu tüm vahşeti ile durmaktadır. Suriye’nin birçok bölgesine hızlı bir şekilde yayılan, Türkiye’nin bütün sınır bölgesini ele geçiren ve sonra kolayca YPG’ye bırakan İşid’e ABD’nin özel ordusu diyenler yanılıyor olabilir mi? ABD’nin bu bölgede bir Kürdistan Devleti kurmak istediğini artık hemen herkes biliyor. İşid’in Musul Büyükelçimizi ve diplomatlarımızı kaçırmasının ikinci bir çuval geçirme hadisesi olmadığını kim söyleyebilir? Sınırımızdan elli veya seksen kilometre uzakta olan Süleyman Şah türbesini bu kadar kısa mesafede bile koruyamadığımız için bir gece yarısı operasyonu ile sınırımızın hemen yanına taşımamızı nasıl açıklayabiliriz? Bu olayların hepsi Türkiye’nin askeri gücünün veya bu gücün kullanılabileceğinin küçümsenmesi değil midir? Eğer Türkiye’nin askeri gücünden çekiniyor olsalardı kim nasıl cüret edebilirdi bunları yapmaya? Bu arada askeri kapasite ve yetenek olarak güçlü olmamızdan bahsetmiyorum, bu gücü ve yeteneği doğru yönlendirebilecek siyasi iradeden bahsediyorum.

Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti oluşumu artık tamamlanmıştır, Suriye’nin kuzeyinde bir oluşum ise artık belirmeye başlamıştır. Bunun ardından Türkiye’de Kürt vatandaşların biz de istiyoruz demeyeceklerini varsaymak en hafif tabirle saflık olacaktır. Bugün geldiğimiz noktada hızla bir bölünmeye doğru ilerliyoruz ve bu durumun sebebi maalesef önceden önlem almakta bilerek veya bilmeyerek geciken basiretsiz siyasetçilerdir.

Suriye Kürdistanı’nın tamamlanmasından sonra HDP’nin görevi Türkiye Kürdistanı’nın oluşumunu siyasi yollarla hazırlamak olabilir. Bu durumu tarafımıza silahlı bir saldırı olmadığı sürece askeri müdahale ile engelleyemeyiz artık. Askeri bir müdahalenin bu aşamada tarafımıza zarar vermekten başka bir etkisi olmayacaktır. Meclise girmiş HDP’yi çok iyi değerlendirerek her iki taraf içinde en faydalı ortak müştereklerde buluşarak Türkiye içerisinden gelebilecek Kürdistan talepleri dizginlenebilir. ABD’nin onayı ile Esad ve İsrail ile bir takım görüşmeler yapılarak sınır bölgemizin güvenliği ortak operasyonlar ile sağlanabilir.

Şark kurnazlığı ve entrika konusunda değil gerçek diploması konusunda uzman kişiler gereklidir.

Çipras’ın Yolu

Avrupa Birliğini uzun süreden beri baskı altında tutan Yunanistan’ın borçlarını ödeyememe sorunu artık sona ermek üzeredir.  Yunanistan’ın sadece turizme dayalı ve üretimden yoksun ekonomisi uzun yıllardan beri aslında sadece başta Alman Bankaları olmak üzere AB finans kuruluşlarından almış olduğu borçlar ile yaşıyordu. Bu borç sarmalının yeni reformlar ile desteklenmemesi ve gerçekçi bir geri ödeme dengesi kurulamadığı için bir noktadan sonra ödenemez olduğu bir çok siyasi ve ekonomi otoritesi tarafından söyleniyordu. Ekonomik sorunlarla uğraşan Yunan halkı içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtarabilir umuduyla nispeten marjinal tavırları olan Syriza Partisini iktidara getirmişti. Syriza Partisi’nin genel başkanı Çipras, kravat kullanmayan, ateist olan ve bunu saklamayan, evlilik kurumuna inanmayan ve kız arkadaşı ile evlenmeden aynı evde uzun süredir yaşayan, özgürlükçü  görüşleri ile bilinen bir profil çiziyordu. Çipras, Yunan halkına ekonomik buhrandan aşırı miktarda kemer sıkma önlemleri almadan ve gündelik hayatın konforunu bozmadan çıkış vaat ediyordu.  Bunu yaparken, Yunanistan’ın dünya tarihinde ve özellikle AB tarihinde yer alan tarihsel geçmişine güveniyordu. Yunanistan tarih boyunca demokrasinin, modern siyasetin ve kültürün kurucularından olmuştur. AB’nin böyle bir ülkeden vazgeçmesinin kolay olmayacağını ve gerekli tavizleri verebileceklerini düşünmek Çipras için normaldi. Yine kendisi gibi alışılmış olandan farklı bir siyasetçi profili çizen maliye bakanı Yanis Varufakis, ekonomi profesörü ünvanı ile AB liderlerinin ve IMF’nin yeni kredi anlaşması için istedikleri şartları zorlama olarak görüyordu.

Haziran aynı boyunca süren görüşmelerde en büyük siyasi ve ekonomik gücü olan Almanya önderliğinde AB liderleri ile Yunanistan arasında bir çözüm bulunamadı, ne AB Yunanistan’ın koşullarını kabul etti, ne de Yunanistan AB’nin koşulları. Çipras, son bir hamle yaparak, kreditörlerin önerisini halk oylamasına sunacağını açıkladı. Eğer halk kabul ederse Kreditörlerin koşulları ile devam edecekler ancak halk kabul etmezse Yunanistan tek başına kalacak ve muhtemel yeni bir borç AB üye ülkelerinden alamayacak. Bu durumda Yunanistan 30 Haziran tarihinde yapması gereken borç geri ödemesini yapamayacağı için temerrüde düşmüş sayılacak.

AB’yi egemenliği altında tutan tecrübeli lideri Merkel önderliğinde Almanya, Yunanistan’ın Euro para biriminden çıkmasını göze alamayacağını düşünmüş olabilir. Almanya için Yunanistan sorunu aslında ekonomiden çok siyasi bir sorundur. Olaya yeni bir akım ile gelen ve Avrupa’nın başta İspanya olmak üzere diğer ülkerini de etkileme ihtimali olan yeni lider Çipras’a karşı yerleşik AB düzeninin kurucusu ve savunucusu Almanya’nın çok tecrübeli lideri Merkel’in kozlarını paylaşması olarak da bakabiliriz.

Çipras, kreditörlerin koşullarını kabul etseydi, onların istediği gibi ülkesini yönetmek zorunda kalacaktı ve onlar sayesinde ülkesinin ekonomisi düzelmiş olacaktı, kendi kararı ile Euro’dan çıkmış olsaydı bunun sorumluluğu çok ağır olabilirdi ama şimdi önünde yeni ve daha güçlü bir meydan okuma duruyor. Ben diyor, halkımın bundan sonraki yaşamının kalitesini ilgilendirecek olan böyle önemli bir kararı halkıma sorarım, onlar ne diyorsa onu yaparım. Bu noktada eğer halk kreditörlerin koşullarını kabul etmezse ve Euro’dan çıkmayı göze alırsa, AB’de yeni bir sayfa açılır ve bütün ülkeler İspanya’dan başlayarak duruşlarını yeniden sorgulamaya başlarlar.

Çipras, yeni bir siyasi akım, yeni bir siyasi ekol başlatmak istiyor olabilir. Yunanistan halkının çok eski tarihlerde demokrasiye dayalı siyaset sahnesinde öncü olan konumunu bir nebze tekrar geri kazandırmak istiyor olabilir, en azından Yunanistan’ın ekonomik olarak küçük ama siyasi olarak önemli bir ülke olduğunu başta AB olmak üzere dünyaya hatırlatmak istiyor olabilir. Eğlenmeyi çok seven ama son dönemde ekonomik zorluklar ile uğraşan halkının böyle bir meydan okumadan mutlu olacağını düşünüyor olabilir. Hepsinden önemlisi, bu başkaldırının AB’nin dengelerini değiştirebileceğini ve diğer ülkelere de sıçrayarak Yunanistan’In önemli bir aktör haline geleceği yeni bir oyuna yol açacağını hesaplıyor olabilir. Kısaca Çipras’a göre Avrupa Birliği’nde kartlar kendisine daha iyi bir el gelmek üzere yeniden dağıtılacak olabilir.

Kreditörlerin teklifini halk kabul ederse elbette çanlar Çipras ile çalmaya başlar. Böyle bir durumda hükümet etme yetkisi ve yetisi tekrar sorgulanır ve büyük ihtimalle erken seçim kararı almak zorunda kalabilir. Çipras, sıradan, rutin, alışılagelmiş bir lider olmaktansa fark ve etki yaratan bir lider olmayı tercih ediyor.

Büyük değişimler büyük kararlar ile gelir.

MHP’nin Stratejisi

Genel seçimler sonrası ortaya çıkan yeni meclis tablosuna göre MHP’nin izleyeceği en iyi stratejinin ne olacağını ve muhtemel olarak hangi stratejiyi izleyeceğini anlamaya çalışalım.

 Öncelikle bazı tespitleri net olarak yapmamız gerekiyor.

  • Türkiye’nin hemen her yerinde en çok temsil yeteneğini sahip olan parti AKP’dir.
  • Seçmeni en eğitimli olan ve Türkiye’nin gelişmesine en çok katkı sağlayan seçmen CHP’dedir.
  • MHP tam olarak bir dindar Türk Milliyetçisi partidir.
  • HDP tam olarak bir Kürt Milliyetçisi partidir.

MHP’nin seçimlerin yapıldığı gece kesin bir dille kırmızı çizgiler çizmesi ve gerekirse çekinmeden erken seçime gideriz demesi yapılacak olan pazarlıklarda elini güçlendirmeye çalışmasıdır olarak yorumlayabiliriz yoksa hiçbir siyasi duruş bu kadar kesin ve keskin çizgileri taşıyamaz.  Seçimlerin üzerinden bir hafta geçtikten sonra MHP’nin demeçleri biraz daha yumuşamaya başladı, hatta bu yazının yazıldığı dakikalarda Ümit Özdağ, “Erdoğan meşrudur, dört bakan için yolsuzluk dosyası olmazsa olmazımız değildir” dedi. Bu beyandan da anlayabiliriz ki, MHP öncelik olarak HDP’yi sıkıştırmak yani bir anlamda çözüm sürecini bitirmek istiyor ve bunun için yolsuzluk dosyasını bile kapatmaya hazır olabilirim mesajı veriyor. Bu durumda eğer bir AKP – MHP koalisyonu olursa AKP yolsuzluk dosyalarından neredeyse tamamen kurtulmuş, hatta MHP tarafından aklanmış olur ve yolsuzluk konularına çok önem vermeyen MHP seçmeninden çok oy kaybetmeyebilir, hatta ilginç gelebilir belki ama AKP seçmeninden oy bile kazanabilir. Böyle bir birliktelik ile AKP yani dolayısıyla Erdoğan kendisini başkan yaptırmayan HDP’den intikam almış olabilir. Peki bu koalisyon ne kadar sürer?

Çözüm süreci gerçek anlamda bitirilirse bu karşımıza ciddi anlamda sorun olarak çıkacaktır. Mecliste bulunan bir HDP’ye güvenerek terör olmaz diyemeyiz. Böyle bir durumda HDP, biz PKK’yı tanımıyoruz, onlar bizim dışımızda silahlı bir örgüttür ve çözüm sürecinin bitmesi ile eyleme başlamışlardır diyebilir. MHP eğer kısa vadeli ve derin bir vizyon ile bakmazsa AKP ile bir koalisyona girecektir ancak bu birliktelik kısa süre için kendisi açısından kazançlı gibi gözükse bile orta vadede kaybetme ihtimali daha yüksektir. Olumsuz faturaların hepsi MHP’ye kesilecektir.

MHP’nin kendisi açısından ve Türkiye açısından izleyebileceği en doğru strateji ise uzlaşma üzerine kurulu olan CHP-MHP-HDP birlikteliğidir. Bunu başarabilirse Türkiye’ye büyük uzlaşı ve gelin sorunları çözelim mesajı verebilir. Olumsuzluklar kendi hanesine yazılmaz, daha çok CHP ve HDP hanesine yazılır. Bu koalisyon modeli için Erdoğan’a ve yolsuzluklara taviz verme zorunda kalmaz, sadece çözüm sürecini yürütelim ama Öcalan ile PKK devreden çıkacak diyebilir. Bu koşula kimse hayır diyemez, MHP’nin eli güçlenir.

Türkiye’nin güneyinde Irak ve Suriye’de bir Kürdistan oluşumunun olduğunu görüyoruz ve muhtemelen bu oluşumun asıl nihai amacı uzun zamandır hayatımızda yer alan meşhur büyük Kürdistan haritasını gerçekleştirmektir. HDP, bir taraf olarak bunu gerçekleştirmek için uğraşabilir, buna şaşırmayız ama MHP’nin de bunu engellemek için uğraşması lazım. İşte bu noktada, çatışma mı yoksa uzlaşma mı? Bu soru çok önemli bir biçimde karşımıza çıkıyor çünkü büyük ihtimalle bu sorunun cevabına göre Türkiye’nin bölünüp bölünmeyeceğini göreceğiz.

Çatışma her zaman daha çok baskı, daha az demokrasi, daha çok masraf ve PKK’nın elini güçlendirme demektir. Uzlaşma ise daha az masraf, daha çok demokrasi ve PKK’nın oyun dışı kalması demektir.

 

Yeni Türkiye

Büyük kısmı Anadolu’ya sıkışmış ve dört bir yanı işgal edilmiş içinde çok sayıda etnik köken barındıran Osmanlı Devleti’nden yeni bir ulus devlet yaratmak çok zordu ancak o zamanın koşulları altında büyük önder Mustafa Kemal Atatürk bunu başarabilmiştir. Yeni kurduğu devletin ismini yaklaşık iki bin yıldır Türkler olarak bilinen ve kavimler göçüne sebep olarak ve İstanbul’u fethederek yeni bir çağ başlatan bir halklar topluluğunun yurdu anlamına gelen Türkiye olarak koymuştur. Bu anavatan üzerinde yaşayan Kürtler’de Türkler’in bir koludur, bir parçasıdır. İki bin yıl boyunca Asya’nın bozkırlarından Avrupa’ya kadar beraber hareket etmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin parçalanmasının ana sebeplerinden bir tanesi bünyesinde barındırdığı değişik etnik kökenlerin bağımsızlık istekleriydi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hazırlayan yabancı güçler Kürtler üzerinden bölünme senaryosuna devam etmek istediler ve birkaç tane Kürt isyanı çıkardılar. Atatürk’ün vefatının ardından Türkiye’nin çok partili sisteme geçiş denemeleri sancılı oldu ve gerçek bir demokratik sistem uzun süre kurulamadı, ordu tarafından yapılan askeri darbeler ile sürekli olarak engellendi.

Türkiye’nin uzun süre ordunun yönetimi altında kalmış olması Kürtler açısından bir çok sorunun gelişmesine sebep olmuştur. Demokrasiye çok uzak bir anlayış ile yönetilen askeri sistemler Kürt halkını tanımayı reddetmiş, Kürtçe konuşulmasını yasaklamıştır. 1980 askeri darbesi sonrasında özellikle Diyarbakır askeri cezaevinde Kürt vatandaşlara uygulanan insanlık dışı işkenceler bir süre sonra PKK ismi altında bir terör örgütlenmesine yol açmıştır. 1983 yılından terör örgütü lideri Öcalan’ın tutuklandığı 1999 yılına kadar Türk Silahlı Kuvvetleri otuz bin askerden fazla şehit vermiştir, binlerce terörist öldürülmüştür. PKK’nın lideri Öcalan’ın tutuklanması ile terör saldırıları bitmişti ancak 2002 yılında AKP’nin iktidar olmasından kısa bir süre sonra yeniden başlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye yönelik girişimlerinin içinde Kürdistan’ın kurulmasının yer aldığını artık pek çok kişi görüyor ve biliyor. ABD politik yaşamı ve medyası ile iş dünyası içinde önemli ağırlığa ve etkiye sahip Yahudi vatandaşların lobi faaliyetleri ile Ortadoğu’da İsrail’in yalnız kalmaması amacıyla O’na dost olabilecek bir devlet yaratmak amacıyla Kürdistan uygulaması hayata geçirilmiştir.

Birinci dünya savaşı sonrasında haritada elle çizilmiş olan Irak, Suriye, Mısır, Libya gibi ülkelerin sınırlarını yeniden belirlemek zor olmayacaktır.

İlk olarak çeşitli bahaneler ile Saddam Hüseyin’i devirmek üzere Irak işgal edilir. Kısa süre sonra Irak’ın kuzeyinde Barzani önderliğinde “Güney Kürdistan” kurulur. Hemen sonra Suriye’de basit gözüken birkaç olay hızlı bir şekilde büyüyerek bir iç savaşa dönüşür ve Suriye’nin kuzeyi PKK’nın uzantısı olan PYD güçlerine bırakılır. Bu şekilde üç ayaklı Büyük Kürdistan haritasının iki ayağı tamamlanmış olur.

Türkiye’de BOP’un eş başkanı olduğunu itiraf eden Tayyip Erdoğan önderliğinde çözüm süreci adı altında başlatılan bölünme süreci henüz net olarak bilmediğimiz sebeplerden dolayı askıya alınmış gibi gözüküyor. Tahmine gerek bırakmayan ve net olarak gözüken Tayyip Erdoğan ile ABD’nin arasının bozulmuş olduğudur. Erdoğan’ın 2013 Mayıs ayında yapmış olduğu ABD ziyaretinin sabahı Hatay sınırında patlayan ve 50 kişinin ölümüne sebep olan bomba tesadüf olamaz. Ziyaretten döndükten kısa süre sonra Mayıs sonunda Cumhuriyet tarihinin en büyük halk isyanı Gezi Olayları ve üzerinden altı ay sonra AKP’nin eski müttefiki ve dostu Fettullah Gülen cemaati tarafından ortaya çıkarılan yolsuzluk dosyaları, Mısır’da ordunun Erdoğan yandaşlarına darbe yapması, Libya’da Türk konsolosluklarının boşaltılması, Musul’da İşid’in büyükelçimizi ve diplomatlarımızı kaçırması tesadüf olamaz.  Henüz sebebini bilmediğimiz bir anlaşmazlık yüzünden ABD, Erdoğan’ın üstünü çizmiştir.

Yanında hiç dostu kalmayan ve izlediği politikalar ile karşısında güçlü bir ittifak kurulmasını sağlayan Erdoğan ile AKP 2015 Genel Seçimlerinde iktidarı kuracak çoğunluğa ulaşamadılar. 13 yıl boyunca iktidar olmanın bütün gücünü kullanan bu yapı için artık çok daha zor bir süreç olacak gibi gözüküyor.

Yeni Türkiye’nin tam demokratik, hukukun tamamen bağımsız olduğu, bütün devlet kurumlarının denetime açık olduğu ve toplum vicdanını rahatsız eden yolsuzluk dosyalarının hepsinin yargılandığı bir ülke olmasını sanırım bütün vatandaşlar isteyecektir. Hukukun tam bağımsız olmasını kim istemez ki?

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinden Kürdistan’a toprak verilmesi veya özerklik verilmesi kabul edilemez bir durum olacaktır, bunu fark eden ABD geri adım atmış olabilir mi? Zaten bütün çevresi iç savaş ve ekonomik çöküntüler yaşayan ülkeler ile çevrili olan Türkiye’nin de benzer bir duruma girmesi zaten çalkantılı olan dünya dengelerini iyice sarsacaktır ve hiçbir büyük güç bu sarsıntıyı göze alamaz. Bence bu kadar büyük tehlikelere karşı Türkiye’yi koruyan dünya üzerinde bulunduğu çok önemli stratejik konumdur, bir de çok eğitimli aydınlık fikirli insanlarının varlığıdır.

Türkiye’de bir Kürt gerçeği vardır ve artık görmezden gelinmesi mümkün değildir, bu sebeple 2015 genel seçimlerinin vermiş olduğu çoklu temsil fırsatı çok iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Bu noktada elbette özellikle Kürt gerçeğine karşı çok sert ve uzlaşmaz gözüken tutum sergileyen MHP’ye düşüyor. Mhp’nin artık çatışma döneminin geçmişte kaldığını ve dünyanın uzlaşmalar üzerinden yönetildiğini ve çatışmayı sürdüren zihniyetin kazanma ihtimalinin olmadığını bilmesi gerekiyor. Kürt gerçeği görmezden gelinerek, baskı ile, asker ile, zor ile engellenebilseydi 90’lı yıllarda çoktan biterdi. Ayrıca hiçbir etnik kökenin bir diğerine zulüm yapması, kendisini üstün görmesi kabul edilebilir bir durum değildir. MHP’nin uzlaşmacı tutum takınmasına yapılan çağrılar kadar elbette HDP’nin de aynı tavır içinde olması ve öncelikle kesinlikle PKK’ya silah bıraktırması gerekmektedir. Silah bırakmayan bir PKK gölgesinde HDP’nin söyleyeceği tek bir kelime, muhatap alınacağı tek bir fikir olmayacaktır.

Yeni Türkiye ancak iki uç parti olan MHP ile HDP’nin uzlaşma tutumu ve CHP’nin olgun birleştirici tavrı ve AKP’nin kutuplaştırmadan ayrılmış, Erdoğan’ın vesayetinden çıkmış geniş temsil kapasitesi ile gerçekleşebilir.

Türkiye’nin önünde çok güzel ve büyük bir fırsat var, gerçekten büyük bir ülke olmak istiyorsak bunun gereklerini uzlaşma kültürü içinde gerçekleştirmeliyiz.

 

Genel Seçim Sonrası

Genel  seçimlerin vermiş olduğu en net mesaj vatandaşların tek adam rejimi istemedikleri ve çoklu tartışmalar ile ülkenin yönetilmesi gerektiğidir. Genel seçimlere kadar Sayın Erdoğan önderliğinde AKP, “biz yaptık oldu” yaklaşımı ile muhalefetin fikrini hiçbir zaman almadan tek başına kendi istediğine göre ülkeyi yönetmeye çalışıyordu. Son dönemde demokrasi, hukuk ve ekonomi alanında ciddi sorunlar ortaya çıkmıştı.

Genel seçimlerin sonuçlarını yanlış okuyan, yanlış değerlendiren parti bundan sonraki ilk seçimlerde ciddi oy kaybına uğrayabilir. Şu anda yüksel temsil oranına sahip son derece demokratik bir meclis ortaya çıkmıştır. Bu sonucun, partilerin veya kişilerin çıkarları için değil milletin iyiliği için değerlendirilmesi gerekmektedir.

Cumhurbaşkanı olarak Erdoğan görevi en yüksek oyu alan AKP’ye verecektir ve AKP diğer partiler ile koalisyon yapmak üzere görüşmelere, pazarlıklara başlayacaktır. Bu süreç içinde karşısına yolsuzluk iddiaları, bakanların yüce divana gönderilmesi, iç güvenlik paketinin değiştirilmesi, çözüm sürecinin nasıl ilerleyeceği konusu, milli eğitim ile ilgili değişiklikler ve cumhurbaşkanının kendi alanında kalması gerektiği koşulları gelecektir. Bu koşullardan yolsuzluk ve yüce divan konusunda bir taviz vermesi beklenemez, diğer konularda karşı taraftan alacaklarına göre belli ölçülerde tavizler verebilir.

Tayyip Erdoğan için cumhurbaşkanı sınırları içinde kalmak en doğrusu olacaktır, zaten dışına çıkma imkanının bundan sonra pek olacağını sanmıyorum. Seçim döneminde tarafsızlık ilkesini çiğneyerek meydanlara inmesi ve AKP için oy istemesi toplumda çok ciddi tepkilere sebep oldu, bu durumu kendisinin görmemesi mümkün değildir. Eğer AKP önderliğinde bir koalisyon kurulursa yine ülke yönetiminde etkisi devam edebilir ve her ne kadar gücü ciddi oranda azalmış olsa bile yine de belli oranda korumaya devam edebilir. Eğer başka bir parti ile AKP dışında koalisyon kurarsa Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı dışında herhangi bir gücü kalmayacaktır. Yapabileceği en fazla etki hoşuna gitmeyen yasaları veto etmek ile sınırlı olacaktır. Bir anlamda bir zamanlar Ahmet Necdet Sezer’in içinde bulunduğu duruma düşecektir.

CHP öncelikle hükümet kurma turunun kendisine gelmesini bekleyecektir. Bu yüzden AKP’yi ilk turda geri çevirecektir. Sonrasında MHP ile anlaşmaya çalışabilir ve oldukça mümkün gözüküyor ancak eskiden beri gelen Bahçeli’nin oyun bozan tutumunun devre dışı kalması gerek yoksa zaten erken seçin dışında başka çare kalmaz ya da bir CHP – AKP koalisyonu olabilir.

MHP bu seçimlerden sonra kilit parti durumuna gelmiştir ancak böyle durumları eski örneklere baktığımızda Bahçeli’nin pek iyi yönetemediğini görüyoruz. Eğer iyi yönetirse AKP’den kendisine oy kaymaları devam eder, yönetemezse erken seçim dahil yapılacak ilk seçimlerde ciddi oy kaybeder gözüküyor.

HDP bu seçimlerden gerçek anlamda zaferle çıkmış tek partidir. Yapacağı en iyi işler PKK’nın tasfiyesi ve Öcalan’ın etkisizleştirilmesi olacaktır. Bunları yaparsa güç kazanmaya devam eder, yapmazsa bir sonraki seçimlerde baraj sorunu yaşar. AKP ile koalisyon yapmama sözüne sadık kalacağını bekleyebiliriz, MHP ile de yakınlaşmak isteyebilir ve CHP ile koalisyona zaten girebilir. Bu durumda MHP belirleyici olacaktır.

AKP’nin hükümet dışında muhalefet olarak kalması işine gelebilir ancak hakkında çok sayıda bulunan yolsuzluk iddialarını ve yargı süreçlerini nasıl yöneteceği sorun olabilir. Erdoğan gerçek bir cumhurbaşkanı gibi davranabilirse bu süreçten avantajlı çıkabilir. Bir sonraki olağan seçimlerde yine partinin başına geçerek yeniden oyları yükseltebilir ancak kendisini cumhurbaşkanı olarak yıpratmaması ve yolsuzluk iddialarından kurtulması gerekir.

Özet olarak AKP için en uygun senaryo MHP ile yapacağı bir koalisyondur, Türkiye için en uygun birinci senaryo CHP – AKP, ikinci senaryo ise CHP – MHP – HDP koalisyonudur.