Kürt Sorunu ve Terör

Egemenliği altında birçok halkı barındıran Osmanlı Devleti parçalandıktan sonra Mustafa Kemal tarafından Türkiye Cumhuriyeti adı altında yeni bir devlet kuruldu. Balkanlarda, Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da topraklarını kaybederek Anadolu’ya çekilmek zorunda kalan Osmanlı Devleti’nin hükümdarlık alanı altında toplam nüfus içinde oranı dikkate değer olarak sadece Kürt halkı kaldı. Mustafa Kemal Atatürk Lozan Konferansı sürerken Eskişehir’de Musul-Kerkük sorunu ile ilgili konuşurken, Kürt devleti hakkında şunları söylemiştir: “Musul-Kerkük kadar önemli olan ikinci konu, Kürtlük sorunudur. İngilizler orada (Kuzey Irak’ta) bir Kürt devleti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır.

1923 yılında cumhuriyetin kurulmasının ardından 1925 yılında Şeyh Said İsyanı olarak bilinen ilk büyük Kürt ayaklanması yaşandı. Şeyh Said’in emrinde yaklaşık on bin kişilik bir kuvvet tarafından Diyarbakır kuşatılıyor, hükümet tarafından doğu bölgesinde sıkıyönetim ilan ediliyor ve ayaklanma bastırılıyor, Şeyh Said ve 47 ayaklanma önderi yakalanarak ertesi gün idam ediliyorlar. 1937 yılında Tunceli’de çıkan (o zaman Dersim olarak biliniyordu) Dersim İsyanı askeri birlikler tarafından ezici bir güç kullanılarak bastırılıyor. Yapılan operasyonlar sonucunda 13 bin civarında sivilin öldüğü söylenmektedir. Bu tarihten sonra PKK’nın kurulmasına kadar başka bir ciddi ayaklanma yaşanmıyor. PKK (Kürdistan İşçi Partisi) Marksist – Leninist bir çizgide Abdullah Öcalan tarafından 1978 yılında kuruluyor, 1980 yılında Kenan Evren tarafından yapılan askeri darbe sonucunda siyasi faaliyette bulunan, özellikle sol akım Kürt vatandaşların çoğu tutuklanıyor ve Diyarbakır cezaevinde çeşitli insanlık dışı işkencelere maruz kalıyorlar. O dönemde cezaevinden çıkan Kürt vatandaşların çoğunun PKK’ya katıldığı söylenir. PKK, 1983 yılından sonra terör örgütü faaliyetlerine başlayarak Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırılar düzenler. Zaten bilindiği üzere bu tarihten günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK terör örgütü arasında silahlı mücadele çeşitli evrelerden geçerek hala devam etmektedir.

Kürt halkının bağımsızlık talebi yeni değildir, Cumhuriyet kurulduğundan beri sürekli olarak gündeme gelmiş ve her defasında çoğunlukla askeri güç kullanılarak bastırılmıştır.

Bugün gazetelerde yer alan habere göre Demirtaş, “PKK, Türkiye’yi bölme stratejisinden 20 yıl önce vazgeçti” demiştir. AKP tarafından başlatılan ve içeriğinin ne olduğu anlaşılamayan çözüm süreci yine AKP tarafından Kürt vatandaşlardan artık oy gelmeyeceği anlaşılınca bitirilmiştir. PKK’nın silah bırakmaması, en azından silahlı unsurlarını Türkiye sınırları dışına çıkarmaması ve çeşitli terör saldırılarında bulunması çözüm sürecini zora sokmuş ve AKP’nin bu süreci sonlandırmasına zemin hazırlamıştır. HDP’nin yüzde 13 oy alarak legal olarak meclise girmiş olmasının getirdiği siyasi avantajı PKK’nın gölgesi altında kalarak kullanamıyor olması Kürt siyasetçiler ve Kürt halkı açısından endişe vericidir. Neticede PKK’nın silahlı bir mücadelede Nato’nun ikinci büyük ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri karşısında hiçbir şansı yoktur.

PKK’nın Türkiye’yi bölme stratejisi yoksa, HDP’nin Türkiye Partisi olmak niyeti varsa neden savaşıyorlar? Kürtçe konuşmanın bile yasak olduğu eski zamanlardan artık Kürtçe yayın yapan televizyon kanallarına, Kürtçe seçmeli dil eğitimi veren okullara kadar pek çok konuda ilerleme sağlandı. Olağanüstü hal bölgesinden, silahlı köy korucularından, faili meçhul yüzlerce cinayetten çok daha şeffaf çok daha demokratik koşullara gelindi. Peki PKK hala ne istiyor, neden silah bırakmıyor, HDP’nin önünü neden tıkıyor?

Maalesef Irak ve Suriye’de bir Kürt Devleti kurulursa, Türkiye’de kurulmaması imkansız olacaktır. Cumhuriyet kurulduğu zamandan beri Mustafa Kemal Atartürk’ün dediği gibi o zamanlar İngiltere şimdi ise ABD bölgede bir Kürt Devleti istemektedir ve bu yönde yol alınmaktadır. Zaman zaman yaşanan çatışmalar karşılıklı kabarmış olan milliyetçi duyguların giderilmesi amaçlı olmaktadır. BOP’un eş başkanı olduğunu açıklayan Tayyip Erdoğan, ABD ve Kürt siyasi unsurları arasında oyun devam ediyor.

Gerçekten çözüm istense PKK’nın HDP gözetiminde silah bıraktığını açıklamaması için hiçbir neden yoktur. Kürt vatandaşlar kendi kültürlerini çok rahat demokratik güvenceler altında yaşayabilirler. Türk ve Kürt halkları Türkiye Cumhuriyeti Devleti çatısı altında birlikte barış içinde paylaşım içinde gelişerek yaşamlarını sürdürebilir.

PKK’nın neden silah bırakmadığının sebeplerini bilen var mı? Türkiye’de istikrarsızlık, güvensizlik ve huzursuzluk yaratmak istemekten başka bir sebep olamaz.

Kapitalizm

Kapitalizm bazı kişilere göre insan doğasının sonucudur, insan zaten doğası gereği ego sahibidir ve paylaşmayı istemez, fırsat elde ettiğinde bulunduğu ortamda en güçlü olmak ister, kendisini diğer bütün canlılardan üstün görmeye eğilimlidir, en doğruyu kendisi yapar, en iyi kendisi bilir.

Şehir yaşamı kurulmadan önce kabileler halinde yaşayan özellikle göçebe toplumlarda fiziksel olarak en güçlü olan kişi liderdi. Kabilenin diğer üyeleri kendilerine su, yemek ve barınak bulabilecek bu güçlü kişinin dediklerini yapardı, kendisinden daha güçlü birisi gelip onun yerini alana kadar ona itaat ederlerdi. Kabileler genişledikçe,  alet kullanımı arttıkça ve diğer kabileler ile karşılaşmaya başlayınca kıyaslama dönemine girildi. Onların bulunduğu yerde daha çok su var, onların bulunduğu bölge daha yeşilmiş, daha çok ekin varmış denerek savaşlar başladı. Savaşlar beraberinde görüşmeleri ve ticareti getirdi, ticaret ve savaş artık liderlik konumunda sadece fiziksel güç değil aynı zamanda zeka gerektirmeye başladı. Kim daha iyi diplomasi yaparsa kim kendisine daha çok kabile bağlarsa o daha güçlü olacaktı.

Devletler kuruldu ve şehir yaşamına geçildi. Devlet, kurulduğu zamandan beri halkın güvenliğini, yaşamını garanti altına almayı vaat eden ve halkın üzerinde kutsal bir kavram olarak bilindi. Devleti kuranlar aslında bütün gücü elinde tutanlardı, ticareti yönlendiren, gıda ve su alanlarını koruyan ve dağıtan, ordular kuran ve savaş kararları alan, toplum kurallarını koyan onlardı, halk içinde kurallarına uymayanlar olursa ceza verme yetkisine sahiptiler. Devletler gelişti ve dinler geldi, dinler yeni itaat alanları açtı, dinleri yönetenler kendilerine yeni rant alanları buldu. Devlet ile din zaman zaman çatışmış olsa bile aslında birbirlerinden beslenmişlerdir. Güçlü olanların yani yaşamsal hammaddelerin yönetimini elinde tutanların tek mücadelesi bunu korumak üzerine kuruldu. Hukuk sistemi kuruldu ve hükümdarların çıkarlarına göre düzenlendi.

Fransa’da başlayan reform ve rönesans hareketi ile, İngiltere’de yaşanan sanayi devrimi ile yeni bir çağ başladı, artık globalleşen bir dünya oluşuyordu, ticaret devasa boyutlara gelecek, dünyanın bütün milletleri birbiri ile ticaret yapabilecek ve hakları modern hukuk ile korunacaktı. Devasa ticaret oluşumu beraberinde dünya kaynaklarının yeniden paylaşılmasına sebep verdi ve kaçınılmaz olarak iki tane dehşet tahrip yaratan dünya savaşı yaşandı. Yaşanan dünya savaşlarından ABD yeni bir güç olarak doğdu ve dünyanın kapitalist yani sermaye sistemine yön vermeye başladı.

ABD’nin kendisine ihtiyaç duyulması ve müdahalelerinin meşru kılınması amacıyla çeşitli düşmanlar yaratma veya potansiyel düşmanları destekleme politikası her zaman tutmuştur. Önceleri komünizm sonraları ise İslam ülkeleri kaynaklı terörizm tehditleri ile başlangıçta silah üretimine dayalı ekonomisini zaman içinde teknolojiye dayalı katma değerli ürünler ile destekleyerek dünya üzerinde gücünü pekiştirmiştir. 1980’li yıllardan başlayarak geliştirdiği finansal piyasaları ile dünya kapitalist düzeninin en etkili sembolü ve temsilcisi olmuştur. Silah ve teknoloji destekli ekonomisini paradan para kazandıran finansal piyasalar sayesinde adeta rekabet edilemez seviyeye getirmiş ve dünya düzenine istediği gibi yön verebilecek konuma ulaşmıştır.

Dünya savaşlarından sonra dünya düzenine yön verebilecek gücü elinde bulunduran ailelerin elbette bu güçlerinden vazgeçmeleri beklenemez, büyük ihtimalle onların yerinde kim olsa aynı şeyi yapar ve gücünü korumak üzere mücadele ederdi.

Kapitalizm günümüzde hukuk ile korunmuş olan modern kölelik sistemidir. En zenginler ile en fakirler arasındaki yaşamsal kalite farkı ve ekonomik güç farkı sürdürülebilir değildir. Aynı durum ülkeler için de geçerlidir elbette. Karl Marx’ın, sosyalist bir düzen ancak kapitalizm en üst seviyesine ulaştıktan sonra mümkün olacaktır lafı gerçekleşebilir.

İlkel dönemlerde fiziksel güç ile ana yaşam kaynaklarını elde etme ve yönetme dürtüsü günümüzde devşirilmiş zeka ile hala devam ediyor. İnsanoğlu; en iyi ben bilirim, en iyi ben yönetirim, ben herkesten üstünüm tavırlarını bir gün gelecek ve bırakacaktır.

Dünyanın bütün insanlar için ortak yaşam alanı olduğunu anladığımız gün gelecek kuşaklar için ortak kararlar alabileceğiz ve o zaman kalıcı bir barış ve gerçek bir atılım bizi bekliyor olacaktır.

 

Dünya Ekonomisi

Uzun zamandan beri gündemimizi meşgul eden FED’in faiz arttırma ihtimali Yunanistan’ın borç krizi ve Çin borsasının son üç hafta içinde yaklaşık yüzde 30 değer kaybetmesi ile geri planda kalmış gözüküyor. Çin’de bir süreden beri devam eden ve onlar  için asgari gereklilik olan %7 üzerine çıkamayan büyüme oranı, gölge bankacılık ve düzenlemesi ile denetlenmesi tam olarak sağlanamayan finans sektörü ile birlikte bir takım dünya spekülatörlerinin de katkısıyla panik havası yaratılması sebebiyle ciddi bir düşüş hatta bir anlamda çöküş yaşamaya başladı. Tavandan gerçekleşen %20 oranında bir düşüş genel olarak ayı piyasasına girildiğinin göstergesi olarak kabul edildiği için bazı ekonomistlere göre Çin ayı piyasasına girmiş bulunuyor ve bu satış dalgasının devamı bazı yukarı yönlü düzeltmeler ile beraber sürekli olarak gelecek deniyor. Çin’de yaşanan bu çöküşün zaten balon var spekülasyonları ile beslenen S&P 500 başta olmak üzere diğer ABD borsalarını tetikleyebileceği konuşuluyor. Yunanistan’ın Euro para birliğinden çıkma ihtimalinin iyice yükselmesi sebebiyle zaten baskı altında olan AB borsaları, Çin dalgası karşısında daha çok zayıflayabilir. ChnComp yaklaşık 3000 seviyesine kadar düşüşüne devam edebilir ama bu seviyenin altına gelmesi beklenmemelidir. Çin hükümeti kamu kuruşlarına kendi hisselerini satmamaları talimatını verdi, çeşitli hisse senedi destek fonları kurarak ve yatırım kuruluşlarına teşvikler vererek düşüşü sınırlandırmaya çalışıyor. Son 3 hafta içinde Çin borsasında kayıp Yunanistan’ın borcunun 15 misline ve İngiltere’nin 2014 yılı ekonomik büyüklüğüne ulaşmış durumdadır. Çin halkının çoğunluğunun borsalarda hissesi vardır, bu birazda halkın kumara meraklı olmasına bağlanıyor ama şimdi konumuz bu değil. Kredili işlemlerin artması ile borsalarda balon oluştuğunun düşünülmesi de düşüşü hızlandıran diğer etkendir.

Çin,  son 10 yılda gerçekleştirmiş olduğu ciddi büyüme ile ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi olma yolunda ilerliyordu ve eğer %7’nin üzerinde büyümeye devam edebilseydi 2018 yılında dünyanın en büyük ekonomisi olacaktır, hatta beş yıl önce yapılan bazı tartışmalarda 2018 yılından itibaren Yuan’ın rezerv para birimi olarak kullanılabileceği bile konuşuluyordu. Çin gibi çok büyük bir nüfusa sahip dev ölçekleri olan bir ülkenin sorunsuz bir şekilde büyümesini sürdürmesi beklenemezdi, bu sebeple bu düşüşü genel bir düzeltme olarak görebiliriz. Çin Başkanı Xi Jinping son derece iyi bir politikacı ve devlet adamıdır ve O’nun önderliğinde Çin borsası bu yılın son çeyreğinde toparlanmaya başlayarak yeniden yükselişe geçebilir. Çin konusunda dikkat edilmesi gereken en önemli konu ABD ile arasında kızışmakta olan karşılıklı beyanatlardır. ABD, Çin’in pasifikte savunma niyetinden öte bir silahlanmaya gittiğini iddia etmeye başladı ve buna hiçbir koşulda izin veremeyeceklerini söyledi. Çin ise ABD’nin soğuk savaşa dönmeye heveslendiğini iddia etti. ABD ve Çin arasındaki rekabet 2016 yılından itibaren artarak devam edecek gibi gözüküyor.

ABD’nin Yunanistan borç krizi ve Çin etkisi yüzünden artık faiz arttırmama ihtimali vardır, Eylül ayında 0,25 puanlık göstermelik bir artış yapmazsa 2015 yılı içinde bir daha artış yapamaz ve 2016 yılında da istediği koşullar bir daha oluşmayabilir. Bu yüzden Eylül ayı Fed için son fırsat olabilir ve faiz artışını yapabilir.

Yunanistan’ın Euro para birliğinden çıkması Euro için sonu gelmez tartışmalara sebep verecektir ve büyük ihtimalle zaten Euro’dan pek hoşnut olmayan İspanya ile İtalya’da çıkmak isteyecektir zaman içinde. Bu sebeple Almanya gururunu bir kenara bırakabilirse Yunanistan’ın şartlarını kabul edebilir ve orta vadede AB toparlanabilir ancak Almanya Yunanistan’ın çıkmasına izin verirse bu durum AB’nin orta vadede çökmesine ve birliğin bozulmasına yol açabilir. Böyle bir sonuca sebep vermeyeceklerini düşünerek Yunanistan’ın şartlarının kabul edeceğini söyleyebilirim.

ABD, ekonomik açıdan çok zayıflamış bir Rusya, borsası çökmüş bir Çin, Yunanistan ile boğuşan bir AB’ye göre özellikle İran ile iyi giden görüşmeleri ve İran ile yapılacak olan muhtemel anlaşmaları da göz önüne alırsak durumu en iyi gözüken ülke olarak ön plana çıkıyor. Eylül ayında yapacağı 0,25 puanlık bir artış ile Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde kısa süreli bir fırtına yaratabilir ama dünya ekonomisinde yerine iyice sağlamlaştırır.

FED’in Eylül ayında faiz arttırması Türkiye için diğer gelişmekte olan ülkere göre sadece bir fırtına olarak kalmayabilir ve kusursuz bir fırtınaya dönüşebilir. Türkiye’nin önünde en büyük sorun kurulması zor gözüken koalisyon hükümetidir. Türkiye, Kasım 2015 tarihinde erken seçime gitme kararı alırsa ve bu süreçte FED faiz artırımı ile karşılaşırsa USD/TL 2,8 sınırını aşabilir, 2,8 – 2,9 bandında işlem görebilir ve Bist100 ise 76 bin ve söylemlerin durumuna göre 72 bin seviyelerine gerileyebilir ancak 72 bin altına düşmez. Bu kötü senaryoya göre Kasım tarihli erken seçim sonrasında mutlaka bir hükümet kurulması gerekir yoksa Türkiye telafisi zor zararlar görebilir.

Kısaca XAU/USD yani ons altın fiyatlamalarına bakarsak, Fed faiz artırımı ile 1100 seviyelerine doğru geri çekilme ve sonrasında düzenli olarak 1400 seviyesi hedefli yükselme beklenebilir. Uzun süre baskı altında kalan altın 2015 sonuna doğru artık yükselişe geçebilir. Çin ve ABD arasında gelişebilecek bir gerginlik fiyatlamaları oldukça yukarı çekebilir ama bunun 2015 yılı içinde kısa vadede olacağını sanmıyorum.

Özetle, en iyi ve en başarılı ekonomi ABD olmaya devam ediyor, AB; eğer Euro yani Yunanistan sorununu çözemezse büyük sorunlar ile yüzleşir ve durumu kötüye doğru gider. Çin büyümeye devam edecektir ancak ABD için en büyük tehdit olacaktır ve bu durum kaçınılmaz olarak gerginlikler yaratacak gibi gözüküyor. Önümüzdeki dönem 3 ayrı bölgede güçler savaşını görüyor olacağız. Çin, Rusya ve ABD, Japonya ile pasifik bölgesinde; Çin, Rusya ve ABD, AB ile Avrupa bölgesinde, ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve Rusya, Suriye, İran ile Ortadoğu bölgesinde mücadele seyrediyor olacağız.

Türkiye’nin bu denklemler içinde nerede duracağı büyük önem taşıyor, İran’ın ABD ile yakınlaşması ve Ortadoğu’da Kürt Devleti oluşumu Türkiye için kritik bir süreçtir. ABD ile arası bozuk olan ve AB tarafından itibar görmeyen, Çin ve Rusya ile tarih boyunca dostluk kuramamış olan Türkiye’yi yeni kurulacak hükümet yeni politikalar ile uluslar arası kamuoyuna kabul ettiremezse ciddi bir yalnızlık bekliyor olabilir.

Siyaset ekonomi için yapılır, ekonomi siyaseti belirler.

 

Koalisyon Senaryoları

Seçimlerin yapıldığı akşamdan başlayarak koalisyon ihtimallerini kırmızı çizgiler ile sınırlandıran MHP’nin HDP ile herhangi bir oluşumda yer almayacağı artık netleşmiş durumda. Meclis başkanlığı seçimi sonrasında CHP ile arasına mesafe girmesi de kaçınılmazdır. MHP’nin AKP’ye karşı kırmızı çizgilerinden biri olan yolsuzluk dosyası aşılabilir çünkü zaten bu dosyanın meclise gelmesini engellemek kimsenin elinde değildir, hiçbir parti AKP’ye bu konuda ortak olmayacağı için herhangi bir milletvekilinin dosyayı tekrar görüşmek üzere vereceği bir önerge ile gündeme gelecektir ve meclisten geçecektir. Çözüm sürecinin askıya alınması önerisi ise bugünkü koşullar altında AKP tarafından kabul edilebilir çünkü zaten Kürt seçmeninin çoğunu kaybetmiş durumdadır ve Türk Milliyetçisi seçmenin oylarına oynama eğimini sürdürmektedir. Erdoğan’ın Çankaya’ya dönme konusu ise sürece yayılarak kaynatılabilir. MHP’nin kırmızı çizgilerine baktığımızda ilk görünen aslında hepsinin kabul edilebilir olduğudur ancak yolsuzluk dosyası meclise geldiğinde AKP’nin ortaklık kurduğu bir partinin AKP ile beraber hareket etmemesi nasıl karşılanır? Çok büyük ihtimalle böyle bir durumu AKP kabul etmeyecektir. Bugün yolsuzluk dosyalarının açılması ve dört bakanın yargılanmasının Tayyip Erdoğan’a uzanacağını ve AKP’nin çökeceğini pek çok kişi tahmin ediyor. MHP’nin yolsuzluk dosyasının meclise gelmesini engellemesi yönünde oy kullanması da mümkün gözükmüyor.

AKP’nin CHP ile koalisyona girmesi aslında Türkiye için en uygun senaryodur ancak meclise başkanlığını kaptırmış ve eli zayıflamış bir CHP pazarlık görüşmelerinde daha çok talepte bulunacaktır. Onüç yıldır iktidar olmaya alışmış ve yaklaşık 2 misli fazla oy almış AKP büyük ihtimalle CHP’ye fazla ödün vermek istemeyecektir. Yolsuzluk dosyaları konusu aynen CHP için de geçerlidir, AKP ile bir koalisyon kurmuş olsalar ve bu dosyalar meclise gelmiş olsa CHP yüce divana gönderilmesini engelleme yönünde mi oy kullanacaktır? Yüce divana gönderilmesi yönünde oy kullandığı takdirde AKP ile koalisyona nasıl devam edecektir?

Yolsuzluk dosyaları açılıp gerekli olan yargılamalar yapılmadan AKP ile kim ortaklık kurarsa yolsuzluk iddialarına da ortak olmuş demektir. Hiçbir parti bunu göze alamaz. AKP’de bu dosyaların açılmasını göze alamaz.

AKP için tek başına iktidara gelmekten başka çare yok gibi ve erken seçim ihtimali epeyce güçlenmiş gibi gözüküyor. Bundan sonra bütün partiler erken seçime göre hareket edeceklerdir, hatta meclis başkanlığı seçimi aslında bize bunu göstermiştir. MHP, AKP adayını seçtirerek AKP’den oy çekmeyi amaçlamıştır. Seçmenleri en geçirgen olan MHP ile AKP arasında yine birbirlerinin seçmenlerine ilkeli ve şirin gözükme ekseninde bir yarış görebiliriz. AKP’de kalan az sayıda Kürt seçmen HDP’ye gidebilir ancak CHP’den kayan bazı emanet oylar geri dönebilir ve HDP yerinde saymak ile biraz oylarını arttırmak arasında duruabilir. CHP büyük ihtimalle aynı oranda bir oy alır veya biraz artırabilir.

Erken seçim MHP ile AKP seçmelerinin hangi partiye kayacaklarına göre yeni bir meclis yaratacaktır.

HDP’nin Öcalana selam göndermesi, İstiklal Marşı okumaması ve bazı milletvekillerinin kışkırtıcı beyanları gibi yapmış olduğu önemli hatalar MHP’nin elini güçlendirmektedir. Yolsuzluk dosyası yüzünden köşeye sıkışmış ve Kürt seçmeninin çoğunu HDP’e kaptırmış, çözüm sürecini askıya almış gibi gözüken bir AKP ile önümüzdeki dönem barıştan çok savaş ortamına yol açabilir.

CHP’nin bütün kesimleri kucaklayan bir tavır ile olgun davranması oylarını arttırabilir çünkü toplumda barış isteyenler savaş isteyenlerden çok daha fazladır.