Erken Seçim, Siyaset ve Ekonomi

Koalisyon görüşmelerinden bir sonuç çıkmaması neticesinde aslında pek çok kişinin tahmin ettiği gibi erken seçime gidiliyor. AKP ‘nin 13 yıllık iktidarı boyunca sürekli olarak saygı duyduğunu söylediği “Milli İrade” kendi iradesini meclise 7 Haziran seçimlerinde çok iyi yansıtmıştı. Toplumun bütün kesimleri mecliste temsil edilme fırsatını bulmuştu, böyle bir ortamdan normal şartlarda Türkiye’yi çok ilerilere götürecek, gelişmesini hızlandıracak önemli koalisyon fırsatları çıkması beklenirdi.

Tayyip Erdoğan’ın kişisel hırsı Türkiye’nin eline geçirdiği büyük fırsatı en azından şimdilik hoyratça harcamasına sebep olmuştur. Kurulduğu zamandan beri girdiği bütün seçimleri kazanan Tayyip Erdoğan 7 Haziran seçimlerini az farkla kaybetmeyi içine sindirememiştir ve aslında tehlikelerle dolu bir kumar oynayarak ülkenin koalisyon yapmasını engelleyerek erken seçimlere götürmek istemiştir. Tayyip Erdoğan algısı toplumda giderek bozulmaktadır, 2002 yılında ilk kez iktidar olduktan sonra o zamanın şartlarında nasıl ki kazanmış olduğu hizmet yapan lider algısı ile 2013 yılına kadar toplumun yarısının desteğini alarak hızla gelmiştir, aynı şekilde 2013 yılından sonra Gezi Olayları ile başlayan çöküş, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları, Başkan olamayışı, bozulan ekonomi ve terör olayları algısı ile artarak devam etmektedir.

Davutoğlu’nun istikşafi görüşmeler adı altında aslında koalisyon kurmayı ne kadar istemediğini, Ekonomi Bakanı Zeybekçi’nin ekonomi hakkında sorumsuz beyanlarını, her gün muhtarlara konuşan Erdoğan’ın çatışma ve kaos ortamını körükleyen söylemlerini toplum görüyor. Erdoğan’ın bir cumhurbaşkanı olarak, “Beştepe’nin yolunu bilmeyenlerle kaybedecek zamanımız yok” diyerek CHP’ye hükümet kurma görevini vermemesi tek kelime ile Milli İrade’ye saygısızlık, Milli İrade’yi yok saymak değil midir? Bütün toplumu kucaklaması beklenen, toplumun her kesimine karşı aynı mesafede durması gereken bir Cumhurbaşkanına yakışmayacak bu beyanatlar ile Erdoğan nasıl Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başkanı olmayı isteyebilmektedir? Kısıtlanmış yetkileriyle bile ülkeyi kaosa sürükleyebilen, insanları birbirine düşman eden ve bundan çekinmeyen bir otorite geniş yetkiler ile donanmış Başkan olursa ülke nereye gidebilir?

Artık büyük tehlike arz ettiği son derece açık olan Erdoğan’ı AKP’liler uyarmıyorlar mı acaba? Koskoca bir ülke ve milyonlarca vatandaş bir tek kişinin kişisel çıkarları için ateşe atılabilir mi?

Muhtemelen Ekim sonu veya Kasım başı gibi yapılacak olan erken seçimlerde AKP’nin oy kaybetmesi kaçınılmaz görünüyor, Kürt vatandaşlardan artık oy alamayacak olan AKP savaş istemeyen kesimlerin de oyunu kaybedecektir. Milliyetçi vatandaşların oyları ise MHP’ye dönmeye devam edebilir.  AKP ve MHP seçmenlerinden ılımlı olanlar ve savaş istemeyenler CHP’ye dönerek CHP’nin oylarını arttırabilir. Konsolide olan seçmenleri ile HDP yine aynı oy oranını muhafaza edebilir. Yeni seçimlerden sonra güçlenmiş bir CHP, yerinde sayan bir HDP ile MHP ve güç kaybetmiş bir AKP görebiliriz.

Türkiye ekonomisinde ise 9 Temmuz tarihinde yazdığım Dünya Ekonomisi isimli makalede bahsettiğim senaryo gerçekleşmektedir. Dolar kurunun 2,8 sınırını aşarak 2,8-2,9 bandında işlem görebileceğini belirtmiştim ancak merkez bankasının piyasalara faiz artırımı ile müdahale etmek istemeyişi sebebiyle bu koşullar altında 3 lira sınırını aşacak gibi gözüküyor. Merkez bankasının aslında yapacak pek bir hamlesi yok gibi gözüküyor çünkü Brezilya’nın üst üste faiz arttırmasına rağmen engelleyemediği kendi para biriminin değer kaybına benzer bir senaryoyu biz de yaşayabiliriz. İçeride irade sahibi bir siyasetin desteklemediği hiçbir ekonomi programı, kararı ve yönetimi başarıya ulaşamaz. Türkiye’de ciddi bir koalisyon hükümeti kurulmadan ekonominin normalleşmesi beklenmemelidir. Yeni koşullara göre USD/TRY kuru seçime ve FED’in büyük ihtimalle Eylül’de veya en geç Aralık’ta faiz artırımına kadar 3 – 3,2 bandında hareket edebilir. Bist100 daha önce belirttiğim gibi 72 bin seviyesinin altında kalıcı olmaz ve hemen tepki alımları ile yukarı döner, seçimlere kadar 72 bin – 79 bin bandı yeni oyun alanı olabilir.

Erken seçime kadar HDP çok yakından izlenmelidir. Kendi milletvekilleri tarafından açıklanan özerklik ilanları, PKK’ya destek veren söylemler partiye büyük zarar verebilir. Bu söylemler ile devam etmeleri durumunda karşılarında konsolide olmuş bir Türk Milliyetçiliği bulabilirler ve bu kendilerine destek veren bütün aydın ve eğitimli kesimin geri çekilmelerine ve Kürt vatandaşların yalnız kalmalarına sebep verir. HDP’nin, ülkeyi bölme niyetli söylemlere ve eylemlere destek vermeyi sürdürmesi devletin kendini savunma refleksi ile silahlı kuvvetlerini kullanarak her türlü başkaldırıyı gerekirse orantısız güç kullanarak engellemesine izin veriyor anlamına gelir.

Bireyselleşme

Teknolojik gelişmelerin yarattığı televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi dijital cihazların olmadığı zamanlarda insanlar mahalle kültürü içinde yaşıyorlardı.  Elbette çiplerin gelişimi ile dijital devrim yaşandı ama eş zamanlı olarak daha iyi motorlar ile daha uzun ömürlü arabalar da yapıldı, daha kullanışlı ve ulaşıma elverişli otoyollar yapıldı, havalimanları ve uçaklar yapıldı. İşte bütün bu gelişmelerden önce, günümüzden çok da eski olmayan zamanlarda insanlar yaşadıkları mahalleden pek de uzaklara gidemezlerdi, uzak diyarlara yolculuk etmek için ne uygun yol vardı ne de araba, olanlar ise kimsenin kolay kolay elde edemeyeceği kadar pahalıydı. İnsanlar için devlet memurluğu ve bereketi bol bir mahalle esnaflığı en gözde mesleklerdi, ülke nüfusunun çoğunluğu bu tip işler peşinde koşarlardı. Evden işe giderler, işlerini yaparlar, eve dönerler, dost ve aile meclislerinde sohbetler edilir, çaylar içilir, misafirliğe gidilir ve yatılırdı. Bu dönemde insanlar arası sohbet en çok zaman geçirme aracıydı.

Günümüzde ise yine sohbet oldukça revaçta ama genellikle yazılı olarak yapılmaya başlandı. Çoğumuz artık cep telefonu ile birisini aramak yerine Whatsapp veya benzeri uygulamalar üzerinden yazmayı tercih ediyoruz, aynı şekilde hepimiz günde onlarca e-mektup alıyor ve atıyoruz. Bilgisayar üzerinden Skype ile yazışıyoruz, Facebook ve Instagram ile anlık fotoğraflarımızı görebiliyoruz. Twitter ile görüşlerimizi tüm dünyada paylaşabiliyoruz, dünyanın diğer ucunda takip ettiğimiz insanın ne yaptığını anlık olarak takip edebiliyoruz. Beğendiğimiz veya merak ettiğimiz herhangi bir diziyi veya filmi internet üzerinden istediğimiz zaman istediğimiz kadar seyredebiliyoruz. Canımız istediği anda uçağa binerek dünyanın diğer ucuna gidebiliyoruz ve bu kısa zaman önce çok zor olan eylem için hiç de çaba harcamıyoruz, birkaç dakika içinde hiç bilmediğimiz bir ülkenin bilmediğimiz bir şehrine uçak bulabiliyor ve o şehirde bize uygun olan en iyi otelleri anında görebiliyor ve yerimizi ayırtabiliyoruz hatta daha da ileri giderek şehirdeki en iyi restoranları, gece klüplerini, eğlence mekanlarını ve tarihi eserleri bulabiliyoruz. Biraz internet kullanmayı bilen bir insan artık başka kimseye ihtiyaç duymuyor.

Herkesin her türlü bilgiye ulaşabildiği bir dünyada acaba insanlar bu bilgiyi kullanmayı ne kadar biliyorlar ve acaba doğru bilgi ne kadar umurlarında?

Bilgiye ulaşmak ve kullanmayı bilmek aslında biraz ana dilini konuşmaya benziyor, ortalama bir insan günlük yaşamını ana dilinde 200-250 kelime kullanarak geçiriyor binlerce kelime içinden. Benzer şekilde milyonlarca veri barındıran internet üzerinden bilgiye ulaşmak için pek çok insan Google ve benzeri arama motorlarına merak ettikleri konuları bile yazmaktan çekiniyorlar. Bu durumun birince sebebi olarak okuma alışkanlığımızın bulunmaması geliyor çünkü okumaktan çekiniyoruz, okumaya üşeniyoruz.

Merak edip bilgiye ulaşan insan bu sefer yeterli bilince sahip olmadığı için hayatına araştırmaya vermiş ve dünya çapında ün yapmış olan bilim adamını tutarsızca ve umarsızca eleştirebiliyor. Twitter üzerinden dünyanın en ünlü, kendisini ispat etmiş bilim insanlarına, siyaset bilimcilerine yüzlerce hakaret gelebiliyor. Yeni bir icat ile karşılaşıldığında, “nasıl yapmışlar acaba“, “bize ne katkı yapabilir bir araştıralım” yerine “ne işimize yarayacakmış bu bizim” yaklaşımı yaygın olarak gözüküyor.

Teknolojik devrim ile gelişen iletişim cihazları bizi hızla bireyselleşmeye doğru itiyor, artık kimseye ihtiyaç duymuyoruz, kimse bizden daha iyi değil, biz herkesten daha çok biliyoruz, her konuda bir fikrimiz var çünkü bireyselleşme kendimizi birebir başkaları ile kıyaslama imkanını kaldırdığı için egolarımızı şişiriyor. Eski zamanlarda en az on – on beş kişilik sohbet meclislerinde bazı insanlar davranışlarıyla ve sözleriyle itibar görürlerdi. Günümüzde birebir yapılan yazılı sohbet ortamlarında böyle bir durum söz konusu olamıyor. Gözünün içine bakmadan, beden dili kullanmadan birisini sadece yazışarak ikna etmek imkansızdır.

Teknolojinin daha çok insana ulaşması ile birlikte toplumların yapısı hızla değişecektir. Tam anlamıyla herkesin fikrini paylaşabildiği ve çoğunlukla şüpheye yer vermeden kesin olarak doğru kabul ettiği bir global kaos toplumunda yaşıyor olacağız. Tüketim toplumunun yarattığı bir olgu olan bireyselleşme ile her insan ben de varım diyecek, hangi görüşün diğerinden doğru olduğunu ayrıştırma giderek zorlaşacaktır, akıl yürütmeyi bilen, eğitimli insanların yazıları okunmadığı için pek çok insan özgüven yarıştırma içine girecektir.

İnsanlık her zaman iyiye gider kuramından hareket edersek yine uzun vadede bireyselleşme hukukun üstünlüğü ilkesinin pekişmesini sağlayabilir çünkü bir örgüte, cemiyete üye olmayan bireyin hukuk dışında başka bir güvencesi yoktur.

Internet üzerinden geliştirilen pazarlama yöntemleri insan zihninin beğeni algısını manipüle ederek sanal bir tür kitle psikolojisi oluşturabilir. Normalde kişisel zevklerimize hitap etmeyen herhangi bir ürünü sebepsiz yere beğenmeye başlayabiliriz. Bunu muhtemelen on – yirmi yıl sonra görmüş oluruz.

Bireyselleşme tüketim eğilimlerimizi, inançlarımızı, değerlerimizi daha önce hiç olmadığı kadar büyük boyutlarda ve süratle değiştirecektir. Muhtemelen günümüzden otuz yıl sonrası insan davranışları bakımından günümüze hiç benzemiyor olabilir.