Devletler ve Şirketler

Beyliklerden şehir devletlerine, oradan imparatorluklara ve nihayetinde günümüzde ulus devletlere. Toprak ağalarından yerel tüccarlara, esnaf birliklerine, limited şirketlere ve günümüzde çok uluslu, çok ortaklı dev şirketlere.

1980 sonrası hızla yükselmeye geçen neo liberalizm 2. dünya savaşı sonrası kapitalizmin tam gaz ivmelenmiş haliydi. Küreselleşme kavramı ile toplumlara benimsetilen, pazarlama, reklam ve halkla ilişkiler yöntemleri ile sürdürülen bu sistem 2000 li yıllara gelindiğinde uluslararası dev şirketler yaratmıştı.

Kapitalist sistemi iyi niyetle savunanlar sistemin en temel teorilerinden biri olan sermayenin tabana yayılmasına inanıyorlardı. Bu inanca göre sermaye belli kişi ve grupların elinde biriktikten sonra hisse senetleri ve benzer ürünler sayesinde toplumun her kesimine yayılacaktı. Elde edilen vergi gelirleri yine toplum için harcanacak ve çok güzel bir yaşam kurulabilecekti. Günümüzde ise bu düşüncenin henüz gerçekleşmediği ve hiç bir zaman gerçekleşemeyeceği görülmeye başlandı. Yine kapitalist sistemin rekabete dayalı anlayışı sebebiyle dayattığı kar maksimizasyonu yöntemi şirketlerin elde ettiği karın bırakın topluma yayılmasına kendi şirket çalışanlarına bile dağıtılmasına izin vermemektedir. Bu anlayış bir şirketin maliyetlerini çalışanlarının maaşlarını minimize etmek pahasına bile olsa en aza indirerek karını en yükseğe çıkarmak ve uluslararası piyasalarda diğer şirketler ile daha güçlü rekabet etme fikri üzerine kurulmuştur. Bu anlayış milyar dolarlık ciro yapan dev şirketlerin üst yönetimi ve hissedarları dışında kimsenin mutlu olmamasına sebep vermektedir.

Dev şirketler toplumun tepkisini çekmemek ve kamuoyuna şirin gözükmek için proje yarışmaları açıyorlar, göstermelik istihdam yaratıyorlar, “startup” tabir edilen yeni kurulmuş şirketleri sözde destekliyorlar, sponsor oluyorlar, üniversitelerde iş dünyasında nasıl başarılı olunur isimli konferanslar vererek yeni mezun olacak gençlere ümit aşılıyorlar. Çok çalışırsan bir gün seninde olur aşısını her yeni mezun olacak gence yapıyorlar. Okulunu bitirdikten sonra asgari maaşla iş bulan bir genç çok mutlu oluyor, artık en azından kredi kartına taksit yaparak ve hayatı boyunca borçlu kalarak temel ihtiyaçlarını alabileceğine çok seviniyor.

Günümüz kapitalist sisteminin dev şirketler üzerinden devam eden rekabetine artık devletlerinde karışmaya başladığını gözlemliyoruz ve bu durumun artarak devam edeceğini ve önümüzdeki 50 yıllık dönemi şekillendireceğini tahmin ediyoruz.

2. dünya savaşının galibi olan ABD yeni dünya düzeninin kural koyucusu olarak ortaya çıkarken dünyaya ne satabileceğini düşündü. Dünya savaşını kazanmasını sağlayan atom bombası üzerinden ilerleyen ABD, en güçlü olduğu alanın silah sanayisi olabileceğine karar verdi ve bütün enerjisini silah üretimine ayırarak günümüzde hala alanında dünyanın en büyükleri olan dev şirketler kurdu. Elbette bu kadar üretim yapan şirketlerin ürünlerine satabilecekleri Pazar her zaman varolmalıydı. Önce dünyayı büyük ve korkunç bir nükleer savaş üzerinden korkutarak ve kutuplara bölerek ürünlerini satmayı başardı sonra tavşana kaç tazıya tut diyerek bölgesel devletler arasında bu satışlarını pekiştirdi. Nihayetinde demokrasi getireceğim vaadiyle günümüzde satışlarına devam etmektedir. Ürettiği silahları aralıksız satmayı başaran ABD aynı zamanda petrol üzerinden de elde ettiği gelirleri kurduğu finans piyasası türev ürünleri ve eşsiz kredi mekanizmaları ile az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere aktararak dünyanın büyük bölümünü ekonomik alanda tabiri caizse esir aldı.

Dünya savaşından sonra ABD karşıtı grupta yer alan ve sessiz sedasız gelişmeye başlayan tarım ülkesi Çin, ABD’nin kendi kurallarına göre geliştirmiş olduğu kapitalist sistemin ucuz iş gücü fikrine göre ABD’nin teknoloji devi şirketlerinin kendi topraklarında yatırım yapmasını sağladı. Öncelerinde bu dev şirketlerinde işine gelen ucuz iş gücü aslında arka planda Çin Devleti’ne teknoloji transfer ediyordu. Günümüzde Çin Devleti ABD şirketlerinden elde ettiği teknoloji ile bazı alanlarda yine ABD şirketlerine kafa tutmaktadır. Çin’in bu başarısının arkasında devletin özel şirketlerine ortak olması önemli bir etkendir.

Günümüzde Çin dünya markaları yaratmaya başlarken devlet eli ile özel sektörünün önemli markalarını tek bir merkezden yönetmektedir. ABD Başkanı kendi markalarına artık kendi topraklarına dönmeleri çağrısında bulunmaktadır ancak oldukça geç kalmış gözüküyor.

Çin, coğrafi olarak ABD’nin hemen altında bulunan Brezilya ve Arjantin gibi ülkeleri ticari olarak çelik ve benzeri hammaddeler üzerinden desteklemektedir. Almanya ise Çin ile her geçen gün ticari alışverişini çoğaltmaktadır.

Her gün her alanda pek çok değişimin aralıksız yaşandığı günümüz dünyasında dev şirketlerin kendi devletleri ile ortak olarak küresel rekabetin yükseleceği bir dönemin başındayız gibi gözüküyor.