Bireyselleşme

Teknolojik gelişmelerin yarattığı televizyon, bilgisayar, cep telefonu gibi dijital cihazların olmadığı zamanlarda insanlar mahalle kültürü içinde yaşıyorlardı.  Elbette çiplerin gelişimi ile dijital devrim yaşandı ama eş zamanlı olarak daha iyi motorlar ile daha uzun ömürlü arabalar da yapıldı, daha kullanışlı ve ulaşıma elverişli otoyollar yapıldı, havalimanları ve uçaklar yapıldı. İşte bütün bu gelişmelerden önce, günümüzden çok da eski olmayan zamanlarda insanlar yaşadıkları mahalleden pek de uzaklara gidemezlerdi, uzak diyarlara yolculuk etmek için ne uygun yol vardı ne de araba, olanlar ise kimsenin kolay kolay elde edemeyeceği kadar pahalıydı. İnsanlar için devlet memurluğu ve bereketi bol bir mahalle esnaflığı en gözde mesleklerdi, ülke nüfusunun çoğunluğu bu tip işler peşinde koşarlardı. Evden işe giderler, işlerini yaparlar, eve dönerler, dost ve aile meclislerinde sohbetler edilir, çaylar içilir, misafirliğe gidilir ve yatılırdı. Bu dönemde insanlar arası sohbet en çok zaman geçirme aracıydı.

Günümüzde ise yine sohbet oldukça revaçta ama genellikle yazılı olarak yapılmaya başlandı. Çoğumuz artık cep telefonu ile birisini aramak yerine Whatsapp veya benzeri uygulamalar üzerinden yazmayı tercih ediyoruz, aynı şekilde hepimiz günde onlarca e-mektup alıyor ve atıyoruz. Bilgisayar üzerinden Skype ile yazışıyoruz, Facebook ve Instagram ile anlık fotoğraflarımızı görebiliyoruz. Twitter ile görüşlerimizi tüm dünyada paylaşabiliyoruz, dünyanın diğer ucunda takip ettiğimiz insanın ne yaptığını anlık olarak takip edebiliyoruz. Beğendiğimiz veya merak ettiğimiz herhangi bir diziyi veya filmi internet üzerinden istediğimiz zaman istediğimiz kadar seyredebiliyoruz. Canımız istediği anda uçağa binerek dünyanın diğer ucuna gidebiliyoruz ve bu kısa zaman önce çok zor olan eylem için hiç de çaba harcamıyoruz, birkaç dakika içinde hiç bilmediğimiz bir ülkenin bilmediğimiz bir şehrine uçak bulabiliyor ve o şehirde bize uygun olan en iyi otelleri anında görebiliyor ve yerimizi ayırtabiliyoruz hatta daha da ileri giderek şehirdeki en iyi restoranları, gece klüplerini, eğlence mekanlarını ve tarihi eserleri bulabiliyoruz. Biraz internet kullanmayı bilen bir insan artık başka kimseye ihtiyaç duymuyor.

Herkesin her türlü bilgiye ulaşabildiği bir dünyada acaba insanlar bu bilgiyi kullanmayı ne kadar biliyorlar ve acaba doğru bilgi ne kadar umurlarında?

Bilgiye ulaşmak ve kullanmayı bilmek aslında biraz ana dilini konuşmaya benziyor, ortalama bir insan günlük yaşamını ana dilinde 200-250 kelime kullanarak geçiriyor binlerce kelime içinden. Benzer şekilde milyonlarca veri barındıran internet üzerinden bilgiye ulaşmak için pek çok insan Google ve benzeri arama motorlarına merak ettikleri konuları bile yazmaktan çekiniyorlar. Bu durumun birince sebebi olarak okuma alışkanlığımızın bulunmaması geliyor çünkü okumaktan çekiniyoruz, okumaya üşeniyoruz.

Merak edip bilgiye ulaşan insan bu sefer yeterli bilince sahip olmadığı için hayatına araştırmaya vermiş ve dünya çapında ün yapmış olan bilim adamını tutarsızca ve umarsızca eleştirebiliyor. Twitter üzerinden dünyanın en ünlü, kendisini ispat etmiş bilim insanlarına, siyaset bilimcilerine yüzlerce hakaret gelebiliyor. Yeni bir icat ile karşılaşıldığında, “nasıl yapmışlar acaba“, “bize ne katkı yapabilir bir araştıralım” yerine “ne işimize yarayacakmış bu bizim” yaklaşımı yaygın olarak gözüküyor.

Teknolojik devrim ile gelişen iletişim cihazları bizi hızla bireyselleşmeye doğru itiyor, artık kimseye ihtiyaç duymuyoruz, kimse bizden daha iyi değil, biz herkesten daha çok biliyoruz, her konuda bir fikrimiz var çünkü bireyselleşme kendimizi birebir başkaları ile kıyaslama imkanını kaldırdığı için egolarımızı şişiriyor. Eski zamanlarda en az on – on beş kişilik sohbet meclislerinde bazı insanlar davranışlarıyla ve sözleriyle itibar görürlerdi. Günümüzde birebir yapılan yazılı sohbet ortamlarında böyle bir durum söz konusu olamıyor. Gözünün içine bakmadan, beden dili kullanmadan birisini sadece yazışarak ikna etmek imkansızdır.

Teknolojinin daha çok insana ulaşması ile birlikte toplumların yapısı hızla değişecektir. Tam anlamıyla herkesin fikrini paylaşabildiği ve çoğunlukla şüpheye yer vermeden kesin olarak doğru kabul ettiği bir global kaos toplumunda yaşıyor olacağız. Tüketim toplumunun yarattığı bir olgu olan bireyselleşme ile her insan ben de varım diyecek, hangi görüşün diğerinden doğru olduğunu ayrıştırma giderek zorlaşacaktır, akıl yürütmeyi bilen, eğitimli insanların yazıları okunmadığı için pek çok insan özgüven yarıştırma içine girecektir.

İnsanlık her zaman iyiye gider kuramından hareket edersek yine uzun vadede bireyselleşme hukukun üstünlüğü ilkesinin pekişmesini sağlayabilir çünkü bir örgüte, cemiyete üye olmayan bireyin hukuk dışında başka bir güvencesi yoktur.

Internet üzerinden geliştirilen pazarlama yöntemleri insan zihninin beğeni algısını manipüle ederek sanal bir tür kitle psikolojisi oluşturabilir. Normalde kişisel zevklerimize hitap etmeyen herhangi bir ürünü sebepsiz yere beğenmeye başlayabiliriz. Bunu muhtemelen on – yirmi yıl sonra görmüş oluruz.

Bireyselleşme tüketim eğilimlerimizi, inançlarımızı, değerlerimizi daha önce hiç olmadığı kadar büyük boyutlarda ve süratle değiştirecektir. Muhtemelen günümüzden otuz yıl sonrası insan davranışları bakımından günümüze hiç benzemiyor olabilir.

 

 

 

 

 

Kürt Sorunu ve Terör

Egemenliği altında birçok halkı barındıran Osmanlı Devleti parçalandıktan sonra Mustafa Kemal tarafından Türkiye Cumhuriyeti adı altında yeni bir devlet kuruldu. Balkanlarda, Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da topraklarını kaybederek Anadolu’ya çekilmek zorunda kalan Osmanlı Devleti’nin hükümdarlık alanı altında toplam nüfus içinde oranı dikkate değer olarak sadece Kürt halkı kaldı. Mustafa Kemal Atatürk Lozan Konferansı sürerken Eskişehir’de Musul-Kerkük sorunu ile ilgili konuşurken, Kürt devleti hakkında şunları söylemiştir: “Musul-Kerkük kadar önemli olan ikinci konu, Kürtlük sorunudur. İngilizler orada (Kuzey Irak’ta) bir Kürt devleti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır.

1923 yılında cumhuriyetin kurulmasının ardından 1925 yılında Şeyh Said İsyanı olarak bilinen ilk büyük Kürt ayaklanması yaşandı. Şeyh Said’in emrinde yaklaşık on bin kişilik bir kuvvet tarafından Diyarbakır kuşatılıyor, hükümet tarafından doğu bölgesinde sıkıyönetim ilan ediliyor ve ayaklanma bastırılıyor, Şeyh Said ve 47 ayaklanma önderi yakalanarak ertesi gün idam ediliyorlar. 1937 yılında Tunceli’de çıkan (o zaman Dersim olarak biliniyordu) Dersim İsyanı askeri birlikler tarafından ezici bir güç kullanılarak bastırılıyor. Yapılan operasyonlar sonucunda 13 bin civarında sivilin öldüğü söylenmektedir. Bu tarihten sonra PKK’nın kurulmasına kadar başka bir ciddi ayaklanma yaşanmıyor. PKK (Kürdistan İşçi Partisi) Marksist – Leninist bir çizgide Abdullah Öcalan tarafından 1978 yılında kuruluyor, 1980 yılında Kenan Evren tarafından yapılan askeri darbe sonucunda siyasi faaliyette bulunan, özellikle sol akım Kürt vatandaşların çoğu tutuklanıyor ve Diyarbakır cezaevinde çeşitli insanlık dışı işkencelere maruz kalıyorlar. O dönemde cezaevinden çıkan Kürt vatandaşların çoğunun PKK’ya katıldığı söylenir. PKK, 1983 yılından sonra terör örgütü faaliyetlerine başlayarak Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırılar düzenler. Zaten bilindiği üzere bu tarihten günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile PKK terör örgütü arasında silahlı mücadele çeşitli evrelerden geçerek hala devam etmektedir.

Kürt halkının bağımsızlık talebi yeni değildir, Cumhuriyet kurulduğundan beri sürekli olarak gündeme gelmiş ve her defasında çoğunlukla askeri güç kullanılarak bastırılmıştır.

Bugün gazetelerde yer alan habere göre Demirtaş, “PKK, Türkiye’yi bölme stratejisinden 20 yıl önce vazgeçti” demiştir. AKP tarafından başlatılan ve içeriğinin ne olduğu anlaşılamayan çözüm süreci yine AKP tarafından Kürt vatandaşlardan artık oy gelmeyeceği anlaşılınca bitirilmiştir. PKK’nın silah bırakmaması, en azından silahlı unsurlarını Türkiye sınırları dışına çıkarmaması ve çeşitli terör saldırılarında bulunması çözüm sürecini zora sokmuş ve AKP’nin bu süreci sonlandırmasına zemin hazırlamıştır. HDP’nin yüzde 13 oy alarak legal olarak meclise girmiş olmasının getirdiği siyasi avantajı PKK’nın gölgesi altında kalarak kullanamıyor olması Kürt siyasetçiler ve Kürt halkı açısından endişe vericidir. Neticede PKK’nın silahlı bir mücadelede Nato’nun ikinci büyük ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri karşısında hiçbir şansı yoktur.

PKK’nın Türkiye’yi bölme stratejisi yoksa, HDP’nin Türkiye Partisi olmak niyeti varsa neden savaşıyorlar? Kürtçe konuşmanın bile yasak olduğu eski zamanlardan artık Kürtçe yayın yapan televizyon kanallarına, Kürtçe seçmeli dil eğitimi veren okullara kadar pek çok konuda ilerleme sağlandı. Olağanüstü hal bölgesinden, silahlı köy korucularından, faili meçhul yüzlerce cinayetten çok daha şeffaf çok daha demokratik koşullara gelindi. Peki PKK hala ne istiyor, neden silah bırakmıyor, HDP’nin önünü neden tıkıyor?

Maalesef Irak ve Suriye’de bir Kürt Devleti kurulursa, Türkiye’de kurulmaması imkansız olacaktır. Cumhuriyet kurulduğu zamandan beri Mustafa Kemal Atartürk’ün dediği gibi o zamanlar İngiltere şimdi ise ABD bölgede bir Kürt Devleti istemektedir ve bu yönde yol alınmaktadır. Zaman zaman yaşanan çatışmalar karşılıklı kabarmış olan milliyetçi duyguların giderilmesi amaçlı olmaktadır. BOP’un eş başkanı olduğunu açıklayan Tayyip Erdoğan, ABD ve Kürt siyasi unsurları arasında oyun devam ediyor.

Gerçekten çözüm istense PKK’nın HDP gözetiminde silah bıraktığını açıklamaması için hiçbir neden yoktur. Kürt vatandaşlar kendi kültürlerini çok rahat demokratik güvenceler altında yaşayabilirler. Türk ve Kürt halkları Türkiye Cumhuriyeti Devleti çatısı altında birlikte barış içinde paylaşım içinde gelişerek yaşamlarını sürdürebilir.

PKK’nın neden silah bırakmadığının sebeplerini bilen var mı? Türkiye’de istikrarsızlık, güvensizlik ve huzursuzluk yaratmak istemekten başka bir sebep olamaz.

Kapitalizm

Kapitalizm bazı kişilere göre insan doğasının sonucudur, insan zaten doğası gereği ego sahibidir ve paylaşmayı istemez, fırsat elde ettiğinde bulunduğu ortamda en güçlü olmak ister, kendisini diğer bütün canlılardan üstün görmeye eğilimlidir, en doğruyu kendisi yapar, en iyi kendisi bilir.

Şehir yaşamı kurulmadan önce kabileler halinde yaşayan özellikle göçebe toplumlarda fiziksel olarak en güçlü olan kişi liderdi. Kabilenin diğer üyeleri kendilerine su, yemek ve barınak bulabilecek bu güçlü kişinin dediklerini yapardı, kendisinden daha güçlü birisi gelip onun yerini alana kadar ona itaat ederlerdi. Kabileler genişledikçe,  alet kullanımı arttıkça ve diğer kabileler ile karşılaşmaya başlayınca kıyaslama dönemine girildi. Onların bulunduğu yerde daha çok su var, onların bulunduğu bölge daha yeşilmiş, daha çok ekin varmış denerek savaşlar başladı. Savaşlar beraberinde görüşmeleri ve ticareti getirdi, ticaret ve savaş artık liderlik konumunda sadece fiziksel güç değil aynı zamanda zeka gerektirmeye başladı. Kim daha iyi diplomasi yaparsa kim kendisine daha çok kabile bağlarsa o daha güçlü olacaktı.

Devletler kuruldu ve şehir yaşamına geçildi. Devlet, kurulduğu zamandan beri halkın güvenliğini, yaşamını garanti altına almayı vaat eden ve halkın üzerinde kutsal bir kavram olarak bilindi. Devleti kuranlar aslında bütün gücü elinde tutanlardı, ticareti yönlendiren, gıda ve su alanlarını koruyan ve dağıtan, ordular kuran ve savaş kararları alan, toplum kurallarını koyan onlardı, halk içinde kurallarına uymayanlar olursa ceza verme yetkisine sahiptiler. Devletler gelişti ve dinler geldi, dinler yeni itaat alanları açtı, dinleri yönetenler kendilerine yeni rant alanları buldu. Devlet ile din zaman zaman çatışmış olsa bile aslında birbirlerinden beslenmişlerdir. Güçlü olanların yani yaşamsal hammaddelerin yönetimini elinde tutanların tek mücadelesi bunu korumak üzerine kuruldu. Hukuk sistemi kuruldu ve hükümdarların çıkarlarına göre düzenlendi.

Fransa’da başlayan reform ve rönesans hareketi ile, İngiltere’de yaşanan sanayi devrimi ile yeni bir çağ başladı, artık globalleşen bir dünya oluşuyordu, ticaret devasa boyutlara gelecek, dünyanın bütün milletleri birbiri ile ticaret yapabilecek ve hakları modern hukuk ile korunacaktı. Devasa ticaret oluşumu beraberinde dünya kaynaklarının yeniden paylaşılmasına sebep verdi ve kaçınılmaz olarak iki tane dehşet tahrip yaratan dünya savaşı yaşandı. Yaşanan dünya savaşlarından ABD yeni bir güç olarak doğdu ve dünyanın kapitalist yani sermaye sistemine yön vermeye başladı.

ABD’nin kendisine ihtiyaç duyulması ve müdahalelerinin meşru kılınması amacıyla çeşitli düşmanlar yaratma veya potansiyel düşmanları destekleme politikası her zaman tutmuştur. Önceleri komünizm sonraları ise İslam ülkeleri kaynaklı terörizm tehditleri ile başlangıçta silah üretimine dayalı ekonomisini zaman içinde teknolojiye dayalı katma değerli ürünler ile destekleyerek dünya üzerinde gücünü pekiştirmiştir. 1980’li yıllardan başlayarak geliştirdiği finansal piyasaları ile dünya kapitalist düzeninin en etkili sembolü ve temsilcisi olmuştur. Silah ve teknoloji destekli ekonomisini paradan para kazandıran finansal piyasalar sayesinde adeta rekabet edilemez seviyeye getirmiş ve dünya düzenine istediği gibi yön verebilecek konuma ulaşmıştır.

Dünya savaşlarından sonra dünya düzenine yön verebilecek gücü elinde bulunduran ailelerin elbette bu güçlerinden vazgeçmeleri beklenemez, büyük ihtimalle onların yerinde kim olsa aynı şeyi yapar ve gücünü korumak üzere mücadele ederdi.

Kapitalizm günümüzde hukuk ile korunmuş olan modern kölelik sistemidir. En zenginler ile en fakirler arasındaki yaşamsal kalite farkı ve ekonomik güç farkı sürdürülebilir değildir. Aynı durum ülkeler için de geçerlidir elbette. Karl Marx’ın, sosyalist bir düzen ancak kapitalizm en üst seviyesine ulaştıktan sonra mümkün olacaktır lafı gerçekleşebilir.

İlkel dönemlerde fiziksel güç ile ana yaşam kaynaklarını elde etme ve yönetme dürtüsü günümüzde devşirilmiş zeka ile hala devam ediyor. İnsanoğlu; en iyi ben bilirim, en iyi ben yönetirim, ben herkesten üstünüm tavırlarını bir gün gelecek ve bırakacaktır.

Dünyanın bütün insanlar için ortak yaşam alanı olduğunu anladığımız gün gelecek kuşaklar için ortak kararlar alabileceğiz ve o zaman kalıcı bir barış ve gerçek bir atılım bizi bekliyor olacaktır.

 

Koalisyon Senaryoları

Seçimlerin yapıldığı akşamdan başlayarak koalisyon ihtimallerini kırmızı çizgiler ile sınırlandıran MHP’nin HDP ile herhangi bir oluşumda yer almayacağı artık netleşmiş durumda. Meclis başkanlığı seçimi sonrasında CHP ile arasına mesafe girmesi de kaçınılmazdır. MHP’nin AKP’ye karşı kırmızı çizgilerinden biri olan yolsuzluk dosyası aşılabilir çünkü zaten bu dosyanın meclise gelmesini engellemek kimsenin elinde değildir, hiçbir parti AKP’ye bu konuda ortak olmayacağı için herhangi bir milletvekilinin dosyayı tekrar görüşmek üzere vereceği bir önerge ile gündeme gelecektir ve meclisten geçecektir. Çözüm sürecinin askıya alınması önerisi ise bugünkü koşullar altında AKP tarafından kabul edilebilir çünkü zaten Kürt seçmeninin çoğunu kaybetmiş durumdadır ve Türk Milliyetçisi seçmenin oylarına oynama eğimini sürdürmektedir. Erdoğan’ın Çankaya’ya dönme konusu ise sürece yayılarak kaynatılabilir. MHP’nin kırmızı çizgilerine baktığımızda ilk görünen aslında hepsinin kabul edilebilir olduğudur ancak yolsuzluk dosyası meclise geldiğinde AKP’nin ortaklık kurduğu bir partinin AKP ile beraber hareket etmemesi nasıl karşılanır? Çok büyük ihtimalle böyle bir durumu AKP kabul etmeyecektir. Bugün yolsuzluk dosyalarının açılması ve dört bakanın yargılanmasının Tayyip Erdoğan’a uzanacağını ve AKP’nin çökeceğini pek çok kişi tahmin ediyor. MHP’nin yolsuzluk dosyasının meclise gelmesini engellemesi yönünde oy kullanması da mümkün gözükmüyor.

AKP’nin CHP ile koalisyona girmesi aslında Türkiye için en uygun senaryodur ancak meclise başkanlığını kaptırmış ve eli zayıflamış bir CHP pazarlık görüşmelerinde daha çok talepte bulunacaktır. Onüç yıldır iktidar olmaya alışmış ve yaklaşık 2 misli fazla oy almış AKP büyük ihtimalle CHP’ye fazla ödün vermek istemeyecektir. Yolsuzluk dosyaları konusu aynen CHP için de geçerlidir, AKP ile bir koalisyon kurmuş olsalar ve bu dosyalar meclise gelmiş olsa CHP yüce divana gönderilmesini engelleme yönünde mi oy kullanacaktır? Yüce divana gönderilmesi yönünde oy kullandığı takdirde AKP ile koalisyona nasıl devam edecektir?

Yolsuzluk dosyaları açılıp gerekli olan yargılamalar yapılmadan AKP ile kim ortaklık kurarsa yolsuzluk iddialarına da ortak olmuş demektir. Hiçbir parti bunu göze alamaz. AKP’de bu dosyaların açılmasını göze alamaz.

AKP için tek başına iktidara gelmekten başka çare yok gibi ve erken seçim ihtimali epeyce güçlenmiş gibi gözüküyor. Bundan sonra bütün partiler erken seçime göre hareket edeceklerdir, hatta meclis başkanlığı seçimi aslında bize bunu göstermiştir. MHP, AKP adayını seçtirerek AKP’den oy çekmeyi amaçlamıştır. Seçmenleri en geçirgen olan MHP ile AKP arasında yine birbirlerinin seçmenlerine ilkeli ve şirin gözükme ekseninde bir yarış görebiliriz. AKP’de kalan az sayıda Kürt seçmen HDP’ye gidebilir ancak CHP’den kayan bazı emanet oylar geri dönebilir ve HDP yerinde saymak ile biraz oylarını arttırmak arasında duruabilir. CHP büyük ihtimalle aynı oranda bir oy alır veya biraz artırabilir.

Erken seçim MHP ile AKP seçmelerinin hangi partiye kayacaklarına göre yeni bir meclis yaratacaktır.

HDP’nin Öcalana selam göndermesi, İstiklal Marşı okumaması ve bazı milletvekillerinin kışkırtıcı beyanları gibi yapmış olduğu önemli hatalar MHP’nin elini güçlendirmektedir. Yolsuzluk dosyası yüzünden köşeye sıkışmış ve Kürt seçmeninin çoğunu HDP’e kaptırmış, çözüm sürecini askıya almış gibi gözüken bir AKP ile önümüzdeki dönem barıştan çok savaş ortamına yol açabilir.

CHP’nin bütün kesimleri kucaklayan bir tavır ile olgun davranması oylarını arttırabilir çünkü toplumda barış isteyenler savaş isteyenlerden çok daha fazladır.

 

 

Suriye

İç savaşın başlamasından kısa süre sonra Türkiye’ye ilk göç dalgası geldiğinde Suriye’ye girerek sınırımızın biraz ötesinde göç edenleri karşılamış olsak ve orada bir tampon bölge kurmuş olsaydık dünyada hiçbir devlet olumsuz tepki gösteremezdi. Henüz İşid gibi terör örgütleri sınırımıza kadar gelmiş olmadıkları hatta isimleri bile bilinmediği için kendi sınırımızın hemen ilerisinde güvenliği çok rahat sağlayabilirdik. Bunu yapmamış olmamızın tek sebebi korkunun getirdiği basiretsizliktir.

Bir iç savaştan ve katliamdan kaçan yüz binlerce insana sırtımızı dönmemiz ve onları kaderleri olan ölüme terk etmemiz beklenemez ancak kendi ülkemizin iç güvenliğini tehdit edebilecek bir yabancı göç dalgasını kendi sınırlarımız içinde kabul etmemiz de beklenmemeliydi. Bu durum insani yardım kavramı ile çok iyi anlatılabilir ve mecburen sınır ötemize geçerek bir tampon bölge oluşturmamızı meşru kılabilirdi.

Bugün geldiğimiz noktada küçük bir bölümü hariç neredeyse bütün sınır bölgemiz PKK’nın bir uzantısı olan YPG’nin yani kendi deyimleri ile Irak ve Suriye Kürdistanı’nın eline geçmiştir. Geriye kalan küçük kısımda ise İşid terör örgütü yaymış olduğu tüm vahşeti ile durmaktadır. Suriye’nin birçok bölgesine hızlı bir şekilde yayılan, Türkiye’nin bütün sınır bölgesini ele geçiren ve sonra kolayca YPG’ye bırakan İşid’e ABD’nin özel ordusu diyenler yanılıyor olabilir mi? ABD’nin bu bölgede bir Kürdistan Devleti kurmak istediğini artık hemen herkes biliyor. İşid’in Musul Büyükelçimizi ve diplomatlarımızı kaçırmasının ikinci bir çuval geçirme hadisesi olmadığını kim söyleyebilir? Sınırımızdan elli veya seksen kilometre uzakta olan Süleyman Şah türbesini bu kadar kısa mesafede bile koruyamadığımız için bir gece yarısı operasyonu ile sınırımızın hemen yanına taşımamızı nasıl açıklayabiliriz? Bu olayların hepsi Türkiye’nin askeri gücünün veya bu gücün kullanılabileceğinin küçümsenmesi değil midir? Eğer Türkiye’nin askeri gücünden çekiniyor olsalardı kim nasıl cüret edebilirdi bunları yapmaya? Bu arada askeri kapasite ve yetenek olarak güçlü olmamızdan bahsetmiyorum, bu gücü ve yeteneği doğru yönlendirebilecek siyasi iradeden bahsediyorum.

Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti oluşumu artık tamamlanmıştır, Suriye’nin kuzeyinde bir oluşum ise artık belirmeye başlamıştır. Bunun ardından Türkiye’de Kürt vatandaşların biz de istiyoruz demeyeceklerini varsaymak en hafif tabirle saflık olacaktır. Bugün geldiğimiz noktada hızla bir bölünmeye doğru ilerliyoruz ve bu durumun sebebi maalesef önceden önlem almakta bilerek veya bilmeyerek geciken basiretsiz siyasetçilerdir.

Suriye Kürdistanı’nın tamamlanmasından sonra HDP’nin görevi Türkiye Kürdistanı’nın oluşumunu siyasi yollarla hazırlamak olabilir. Bu durumu tarafımıza silahlı bir saldırı olmadığı sürece askeri müdahale ile engelleyemeyiz artık. Askeri bir müdahalenin bu aşamada tarafımıza zarar vermekten başka bir etkisi olmayacaktır. Meclise girmiş HDP’yi çok iyi değerlendirerek her iki taraf içinde en faydalı ortak müştereklerde buluşarak Türkiye içerisinden gelebilecek Kürdistan talepleri dizginlenebilir. ABD’nin onayı ile Esad ve İsrail ile bir takım görüşmeler yapılarak sınır bölgemizin güvenliği ortak operasyonlar ile sağlanabilir.

Şark kurnazlığı ve entrika konusunda değil gerçek diploması konusunda uzman kişiler gereklidir.

Çipras’ın Yolu

Avrupa Birliğini uzun süreden beri baskı altında tutan Yunanistan’ın borçlarını ödeyememe sorunu artık sona ermek üzeredir.  Yunanistan’ın sadece turizme dayalı ve üretimden yoksun ekonomisi uzun yıllardan beri aslında sadece başta Alman Bankaları olmak üzere AB finans kuruluşlarından almış olduğu borçlar ile yaşıyordu. Bu borç sarmalının yeni reformlar ile desteklenmemesi ve gerçekçi bir geri ödeme dengesi kurulamadığı için bir noktadan sonra ödenemez olduğu bir çok siyasi ve ekonomi otoritesi tarafından söyleniyordu. Ekonomik sorunlarla uğraşan Yunan halkı içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtarabilir umuduyla nispeten marjinal tavırları olan Syriza Partisini iktidara getirmişti. Syriza Partisi’nin genel başkanı Çipras, kravat kullanmayan, ateist olan ve bunu saklamayan, evlilik kurumuna inanmayan ve kız arkadaşı ile evlenmeden aynı evde uzun süredir yaşayan, özgürlükçü  görüşleri ile bilinen bir profil çiziyordu. Çipras, Yunan halkına ekonomik buhrandan aşırı miktarda kemer sıkma önlemleri almadan ve gündelik hayatın konforunu bozmadan çıkış vaat ediyordu.  Bunu yaparken, Yunanistan’ın dünya tarihinde ve özellikle AB tarihinde yer alan tarihsel geçmişine güveniyordu. Yunanistan tarih boyunca demokrasinin, modern siyasetin ve kültürün kurucularından olmuştur. AB’nin böyle bir ülkeden vazgeçmesinin kolay olmayacağını ve gerekli tavizleri verebileceklerini düşünmek Çipras için normaldi. Yine kendisi gibi alışılmış olandan farklı bir siyasetçi profili çizen maliye bakanı Yanis Varufakis, ekonomi profesörü ünvanı ile AB liderlerinin ve IMF’nin yeni kredi anlaşması için istedikleri şartları zorlama olarak görüyordu.

Haziran aynı boyunca süren görüşmelerde en büyük siyasi ve ekonomik gücü olan Almanya önderliğinde AB liderleri ile Yunanistan arasında bir çözüm bulunamadı, ne AB Yunanistan’ın koşullarını kabul etti, ne de Yunanistan AB’nin koşulları. Çipras, son bir hamle yaparak, kreditörlerin önerisini halk oylamasına sunacağını açıkladı. Eğer halk kabul ederse Kreditörlerin koşulları ile devam edecekler ancak halk kabul etmezse Yunanistan tek başına kalacak ve muhtemel yeni bir borç AB üye ülkelerinden alamayacak. Bu durumda Yunanistan 30 Haziran tarihinde yapması gereken borç geri ödemesini yapamayacağı için temerrüde düşmüş sayılacak.

AB’yi egemenliği altında tutan tecrübeli lideri Merkel önderliğinde Almanya, Yunanistan’ın Euro para biriminden çıkmasını göze alamayacağını düşünmüş olabilir. Almanya için Yunanistan sorunu aslında ekonomiden çok siyasi bir sorundur. Olaya yeni bir akım ile gelen ve Avrupa’nın başta İspanya olmak üzere diğer ülkerini de etkileme ihtimali olan yeni lider Çipras’a karşı yerleşik AB düzeninin kurucusu ve savunucusu Almanya’nın çok tecrübeli lideri Merkel’in kozlarını paylaşması olarak da bakabiliriz.

Çipras, kreditörlerin koşullarını kabul etseydi, onların istediği gibi ülkesini yönetmek zorunda kalacaktı ve onlar sayesinde ülkesinin ekonomisi düzelmiş olacaktı, kendi kararı ile Euro’dan çıkmış olsaydı bunun sorumluluğu çok ağır olabilirdi ama şimdi önünde yeni ve daha güçlü bir meydan okuma duruyor. Ben diyor, halkımın bundan sonraki yaşamının kalitesini ilgilendirecek olan böyle önemli bir kararı halkıma sorarım, onlar ne diyorsa onu yaparım. Bu noktada eğer halk kreditörlerin koşullarını kabul etmezse ve Euro’dan çıkmayı göze alırsa, AB’de yeni bir sayfa açılır ve bütün ülkeler İspanya’dan başlayarak duruşlarını yeniden sorgulamaya başlarlar.

Çipras, yeni bir siyasi akım, yeni bir siyasi ekol başlatmak istiyor olabilir. Yunanistan halkının çok eski tarihlerde demokrasiye dayalı siyaset sahnesinde öncü olan konumunu bir nebze tekrar geri kazandırmak istiyor olabilir, en azından Yunanistan’ın ekonomik olarak küçük ama siyasi olarak önemli bir ülke olduğunu başta AB olmak üzere dünyaya hatırlatmak istiyor olabilir. Eğlenmeyi çok seven ama son dönemde ekonomik zorluklar ile uğraşan halkının böyle bir meydan okumadan mutlu olacağını düşünüyor olabilir. Hepsinden önemlisi, bu başkaldırının AB’nin dengelerini değiştirebileceğini ve diğer ülkelere de sıçrayarak Yunanistan’In önemli bir aktör haline geleceği yeni bir oyuna yol açacağını hesaplıyor olabilir. Kısaca Çipras’a göre Avrupa Birliği’nde kartlar kendisine daha iyi bir el gelmek üzere yeniden dağıtılacak olabilir.

Kreditörlerin teklifini halk kabul ederse elbette çanlar Çipras ile çalmaya başlar. Böyle bir durumda hükümet etme yetkisi ve yetisi tekrar sorgulanır ve büyük ihtimalle erken seçim kararı almak zorunda kalabilir. Çipras, sıradan, rutin, alışılagelmiş bir lider olmaktansa fark ve etki yaratan bir lider olmayı tercih ediyor.

Büyük değişimler büyük kararlar ile gelir.